23 Aralık 2012 Pazar
19 Aralık 2012 Çarşamba
6 Aralık 2012 Perşembe
Göz Kararı 2012 Ankara
17 Aralık 2012 – 13 Ocak 2013 tarihleri arasında Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezinde gerçekleştireceği etkinlikte YAYGARA, ‘Göz Kararı’ sürecinde; irade ve tavrın, otoriteyi sorgulayan, güncel gerçeklikle hesaplaşan, asıl olanın meselesini ortaya çıkaran, bireyin alternatif özelliklerini ve sosyal alanın çeşitliliğini yücelten bir anlayışla, günümüz sanatçılarının akıl ve vicdanlarının kararını ortaya koymaya çalışacaktır.
17.12.2012 – 13.01.2013 Açılış/Opening : 17 Aralık / December 2012, 18:00
ÇANKAYA BELEDİYESİ ÇAĞDAŞ SANATLAR MERKEZİ
YAZARLAR // ŞEVKET ARIK / FIRAT ARAPOĞLU / NEVİN YALÇIN BELDAN / HAKKI ENGİN GİDERER
GÖZ KARARI
Gözün hikayesi, nesnenin kendi gerçekliği ve zihnimizde oluşan kurgusal gerçekliğinin inşasını anlatır. Her şeyin temeli olan ‘Var olmak’ fikri, aynı zamanda görünür olmanın zorunluluğunu da içerir. Zihnimiz bu duyumsanabilir olanı sınıflandırırken, kendi gerçeğini yeniden şekillendirir. Böylece gözün kararı, zihinde sorgulanarak, aklın ve vicdanın kararını inşa eder. Günümüz iletişim ortamında hemen her şey görsel algılama alanı üzerinden şekillenmektedir. İmajların, göstergeler halinde zihinlere baskıcı bir etkiyle sunulduğu, görsel şoklamalara maruz kalan insanların, gerçekte neyi gördüğü ve nasıl anlamlandırdığı hep muğlak bir durumdur. Bu muğlaklığın sürekliliğini isteyen odaklar, kendi gözetleme kulelerinden büyük bir göz gibi her şeyi seyretmekte ve istediği an müdahale etmektedir. Emperyalizmin gökdelenlerinde senaryolar hazırlanıp toplumların kaderi kurgulanırken, yaşayacağı coğrafyanın sınırları bile neredeyse ‘göz kararı’yla belirlenmektedir. Şimdilerde ise toplumsal alanda yaşam tarzlarının sınırları belirlenmeye çalışılırken, siyasi ayrımcılık, inançların ötekileştirilmesi, otoritenin dönüştürülmesi, bireyin özgürlüklerinin sınırlarını sorgulanır bir hale gelmesi söz konusudur. Otorite yeni bir birey ve toplum tasarımı yaparken, onun şeklini de kendi belirlemek istemektedir. Gerçeğe açılan pencere olarak bakma, görme ve anlama süreci, maniple edilmiş görüntülerle her zaman aldatılabilir. Bu aldatılmışlık hali bir süre sonra zihnin kontrol edemediği bir bağımlılığa dönüşür. Ve otorite tarafından kurgulanmış durumun sahnelendiği her görüntüyü sorgulamadan izlemeye başlar. Birey artık gördüğünün etkisiyle şekillenen bir dünyaya transfer olmuş demektir. Kitleleri tasarlayan yeni olanaklar çoktan devreye girmiştir ve işlemektedir.
Günümüz insanı tam da ‘göz bebeği’nden isabet almıştır. Hipnotik bir hal ile, kendi gerçeği ve görüntüleri arasında uykuya dalmış durumdadır. Bu süreç, onu kodlamak ve kumanda etmek için ideal bir ortamdır. Daha öncesinde gizli kodlarla tasarlanmış ve uygun ortamda harekete geçecek olan kitle artık hazırdır. Ve müdahale başlamıştır. Ancak gözün bağımlı hali, bireyi uyur gezer halde dolaştırmaya devam etmektedir. Nitekim gözle oranlanarak belirtilen miktar, gözle yapılan ölçme ya da oranlama, anlamına gelen “Göz Kararı” ölçüyü kaçırmış ve odağını kaybetmiştir.
Bu durumdan çıkmanın yolu sadece görünen gerçeğe değil, algılayan zihinlere müdahale ile mümkündür. Artık sanal ortam tecridinden uyanmak, gerçeğin kendisine evrilmek ve dönüşmek gerekmektedir. Dolayısıyla “Göz Kararı” sürecinde Yaygara, irade ve tavrın, otoriteyi sorgulayan, güncel gerçeklikle hesaplaşan, asıl olanın meselesini ortaya çıkaran, bireyin alternatif özelliklerini ve sosyal alanın çeşitliliğini yücelten bir anlayışla, günümüz sanatçılarının akıl ve vicdanlarının kararını ortaya koymaya çalışacaktır.
Metin: Şevket Arık
12 Eylül 2012 Çarşamba
7 Haziran 2012 Perşembe

'Dünyanın sonu patlamayla değil, fakat inlemeyle gelecek'
T.S Eliot
“Refresh Memory” adlı video, “dünyanın sonuna” dair farklı bir bakış sunuyor. Videonun ilk sahnesinde, elinde ip olan bir genç, gayet tutarlı ve sakin bir şekilde, belli bir merkezden ipi çekip sürükleyerek sokaklarda koşmaktadır. Bu merkezin ne olduğu ya da aslında bir merkez var mı, o da belli değil. Sonraki sahnelerde de farklı gençler, farklı sokaklarda, ellerinde iplerle koşup sokaktaki her şeyi birbirine bağlamaktadırlar. Videoda dört genç, tüm şehri birbirine bağlıyor ve mahşerin dört atlısı olarak karşımıza çıkıyor. Peki, nedir mahşerin dört atlısına şehri yok etme iradesi veren ya da insanlığın dört atlı karşında çaresiz kaldığı şey? Kimsecikler yok onları durdurmak için, hayat derin bir sükûnet içinde.Gençler sokaklarda insanlarla karşılaşmıyorlar ya da insanlar onlara karşı koymuyor, herkes ya şehri terk etmiş ya da evine kapanmıştır. Mutlak bir sessizlik hakim dünyaya. Her halükarda ortada ortak bir bilinç söz konusu gibi, ortak bir mutabakata varılmış sanki: gençlerin çabasına karşı konulmayacak ve çatışılmayacak.İnsanlar şehri terk etmişlerse yahut gençlere yaratılan her şeyi yok etme görevi verilmişse şayet, bu durum yerleşik hayatın yarattığı kamusal yaşantının tükenişi anlamına gelmektedir. Gençler resmi kıyafetler giyinmedikleri için alınan yıkım kararı gayet insanidir. Mutlak bir demokrasiden, devlet aygıtının olmadığı bir yaşantıdan bahsedilebilir. Bu yönüyle, “Refresh Memory”de sivil bir iradeden bahsediliyor; insanlar kendi kararını verebilecektir, farklıkların çatışma yaratmadığı bir duruma gelinmiştir diyebiliriz.Ne var ki, bir başka ihtimal daha var: ya insanlar şehri terk etmemişlerse, korkudan ya da bir başka duygudan ötürü evlerine kapanmak zorunda kalmışlarsa ya da kapatılmışlarsa? O zaman şüphesiz sokaktaki gençler bir tür ‘iktidar makinesi’ olarak çıkacaktır karşımıza. Hem de en tehlikeli türden 'iktidar makinesi' olan, yapılan eylemlerin kamusal bir dayanağa ihtiyaç duymadığı bir iktidar. Hannah Arent’in değindiği “kötülüğün sıradanlığı” olgusundan söz ediyorum. Burada gençlerin sivil oluşu, yok etme yetkesinin sadece resmi iktidar aygıtının iradesinde olmadığı, bu yetkenin sıradan insan tarafından da kullanabileceği anlamına gelir. Böyle bir süreç yaşanmış mı ya da yaşanılacak mıdır, bilemiyoruz. Evden çıkmayan ya da tutsak edilen insanlar da; her ne olursa olsun, iktidara koşulsuz itaat eden yığınları simgeliyor. Aralarındaki uyum da, insan bilincine yerleştirilen ve neredeyse ilahi bir kurala dönüşen iktidara boyun eğmeyi temsil ediyor.Peki insanları iktidar karşısında böylesine iradesizleştiren şey nedir? Freud “en kötü zorba bile lidersizlikten daha iyidir,” der ve iktidarı zorba ile ilişkilendirir. Klasik lider, yani tür içindeki en güçlü kişi, kişilerin ancak çatışma yolu ile karşı koyduğu ve ulaşabildiği kişidir ve bu çatışmayı sağlayanlar iktidarı ele geçirebilecek farklı zorbalardır. Diğer insanlar elenen bireylerdir, sürü liderine tabi olanlardır. Demokrasi ve çatışma sanırım daha uzunca bir süre evrimsel olarak ilerleyecek ve bir süreç olarak gelişecektir. Bu açıdan bakıldığında medeniyeti, insanın içgüdülerinden arınma süreci olarak değerlendirmek mümkün mü acaba?Çatışmanın olmadığı yerde demokrasiden bahsedilemez. Çatışmaların ve farklılıkların olmadığı, aynılığın egemen olduğu tam ve kusursuz uyum, demokrasi değil totalitarizmdir. Bu anlamda demokrasi de en az çatışma kadar anti-demokratik bir durumu ifade ediyor ama elbette hasarı en aza çekilmiş bir demokrasinin yaratılmasına vesile olan bir çatışma halidir bu ve bunun ötesinde demokrasi söylemi nihilist bir süreçtir. Foucault post yapısalcılık üzerine bir konuşmasında, “insanlar fenomenolojiden kaçarken Nietzsche’ye sarıldılar” diyor. Lacan fenomenleri iktidarla bir tutar ve ikisini de Oidipus kompleksi ile özdeşleştirir. Lacan’a göre, “Oidipus kompleksi olmadan medeniyet devam edemez”. Fenomenlerin hayatımızdan çıkmasına alışkın olmadığımız bir sürece giriyoruz galiba. Tabii tüm bu yorumların ötesinde, yaşadığımız yer; sokaklar, evler yaşantımızdan bir kesittir sadece; yaşanılan her şeyin bir dışavurumu olan bir tablo... Mardin’de yaşayan sanatçı Mehmet Ali Boran’ın, “Refresh Memory” adlı videosu, bir dönemi gözler önüne sermek istiyor ve sanırım o dönem hâlâ devam ediyor, anti-demokratik olarak tabir ettiğimiz olayların, çatışmaların yarattığı travmayı, kişinin kendince bir çıkış yolu bulma durumu olarak sunuyor bize.
* * *
Mehmet Ali Boran, Mardinli bir genç sanatçı. Güncel sanat üzerine çalışıyor ama elbette güncel sanat kavrayışını, kör göze parmak usulü değil, sanatına yedirerek gerçekleştiriyor. 2011’de İnsan Hakları vakfının Depo bünyesinde düzenlediği “Ateşin Düştüğü Yer” adındaki, sergiden de ismini hatırlayacağımız Mehmet Ali Boran’ın esas çalışma alanı video, fotoğraf ve yerleştirme. Hazırladığı kısa ama çarpıcı videolar, siyaset ve sanatın kesişimi, aktüel siyasi meselelerin tıkanma noktalarını işlemesi açısından üzerinde düşünülmeye değer malzemeler sunuyor izleyicilere.
Mahsun Çiçek
http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=852&makale=Mehmet
T.S Eliot
“Refresh Memory” adlı video, “dünyanın sonuna” dair farklı bir bakış sunuyor. Videonun ilk sahnesinde, elinde ip olan bir genç, gayet tutarlı ve sakin bir şekilde, belli bir merkezden ipi çekip sürükleyerek sokaklarda koşmaktadır. Bu merkezin ne olduğu ya da aslında bir merkez var mı, o da belli değil. Sonraki sahnelerde de farklı gençler, farklı sokaklarda, ellerinde iplerle koşup sokaktaki her şeyi birbirine bağlamaktadırlar. Videoda dört genç, tüm şehri birbirine bağlıyor ve mahşerin dört atlısı olarak karşımıza çıkıyor. Peki, nedir mahşerin dört atlısına şehri yok etme iradesi veren ya da insanlığın dört atlı karşında çaresiz kaldığı şey? Kimsecikler yok onları durdurmak için, hayat derin bir sükûnet içinde.Gençler sokaklarda insanlarla karşılaşmıyorlar ya da insanlar onlara karşı koymuyor, herkes ya şehri terk etmiş ya da evine kapanmıştır. Mutlak bir sessizlik hakim dünyaya. Her halükarda ortada ortak bir bilinç söz konusu gibi, ortak bir mutabakata varılmış sanki: gençlerin çabasına karşı konulmayacak ve çatışılmayacak.İnsanlar şehri terk etmişlerse yahut gençlere yaratılan her şeyi yok etme görevi verilmişse şayet, bu durum yerleşik hayatın yarattığı kamusal yaşantının tükenişi anlamına gelmektedir. Gençler resmi kıyafetler giyinmedikleri için alınan yıkım kararı gayet insanidir. Mutlak bir demokrasiden, devlet aygıtının olmadığı bir yaşantıdan bahsedilebilir. Bu yönüyle, “Refresh Memory”de sivil bir iradeden bahsediliyor; insanlar kendi kararını verebilecektir, farklıkların çatışma yaratmadığı bir duruma gelinmiştir diyebiliriz.Ne var ki, bir başka ihtimal daha var: ya insanlar şehri terk etmemişlerse, korkudan ya da bir başka duygudan ötürü evlerine kapanmak zorunda kalmışlarsa ya da kapatılmışlarsa? O zaman şüphesiz sokaktaki gençler bir tür ‘iktidar makinesi’ olarak çıkacaktır karşımıza. Hem de en tehlikeli türden 'iktidar makinesi' olan, yapılan eylemlerin kamusal bir dayanağa ihtiyaç duymadığı bir iktidar. Hannah Arent’in değindiği “kötülüğün sıradanlığı” olgusundan söz ediyorum. Burada gençlerin sivil oluşu, yok etme yetkesinin sadece resmi iktidar aygıtının iradesinde olmadığı, bu yetkenin sıradan insan tarafından da kullanabileceği anlamına gelir. Böyle bir süreç yaşanmış mı ya da yaşanılacak mıdır, bilemiyoruz. Evden çıkmayan ya da tutsak edilen insanlar da; her ne olursa olsun, iktidara koşulsuz itaat eden yığınları simgeliyor. Aralarındaki uyum da, insan bilincine yerleştirilen ve neredeyse ilahi bir kurala dönüşen iktidara boyun eğmeyi temsil ediyor.Peki insanları iktidar karşısında böylesine iradesizleştiren şey nedir? Freud “en kötü zorba bile lidersizlikten daha iyidir,” der ve iktidarı zorba ile ilişkilendirir. Klasik lider, yani tür içindeki en güçlü kişi, kişilerin ancak çatışma yolu ile karşı koyduğu ve ulaşabildiği kişidir ve bu çatışmayı sağlayanlar iktidarı ele geçirebilecek farklı zorbalardır. Diğer insanlar elenen bireylerdir, sürü liderine tabi olanlardır. Demokrasi ve çatışma sanırım daha uzunca bir süre evrimsel olarak ilerleyecek ve bir süreç olarak gelişecektir. Bu açıdan bakıldığında medeniyeti, insanın içgüdülerinden arınma süreci olarak değerlendirmek mümkün mü acaba?Çatışmanın olmadığı yerde demokrasiden bahsedilemez. Çatışmaların ve farklılıkların olmadığı, aynılığın egemen olduğu tam ve kusursuz uyum, demokrasi değil totalitarizmdir. Bu anlamda demokrasi de en az çatışma kadar anti-demokratik bir durumu ifade ediyor ama elbette hasarı en aza çekilmiş bir demokrasinin yaratılmasına vesile olan bir çatışma halidir bu ve bunun ötesinde demokrasi söylemi nihilist bir süreçtir. Foucault post yapısalcılık üzerine bir konuşmasında, “insanlar fenomenolojiden kaçarken Nietzsche’ye sarıldılar” diyor. Lacan fenomenleri iktidarla bir tutar ve ikisini de Oidipus kompleksi ile özdeşleştirir. Lacan’a göre, “Oidipus kompleksi olmadan medeniyet devam edemez”. Fenomenlerin hayatımızdan çıkmasına alışkın olmadığımız bir sürece giriyoruz galiba. Tabii tüm bu yorumların ötesinde, yaşadığımız yer; sokaklar, evler yaşantımızdan bir kesittir sadece; yaşanılan her şeyin bir dışavurumu olan bir tablo... Mardin’de yaşayan sanatçı Mehmet Ali Boran’ın, “Refresh Memory” adlı videosu, bir dönemi gözler önüne sermek istiyor ve sanırım o dönem hâlâ devam ediyor, anti-demokratik olarak tabir ettiğimiz olayların, çatışmaların yarattığı travmayı, kişinin kendince bir çıkış yolu bulma durumu olarak sunuyor bize.
* * *
Mehmet Ali Boran, Mardinli bir genç sanatçı. Güncel sanat üzerine çalışıyor ama elbette güncel sanat kavrayışını, kör göze parmak usulü değil, sanatına yedirerek gerçekleştiriyor. 2011’de İnsan Hakları vakfının Depo bünyesinde düzenlediği “Ateşin Düştüğü Yer” adındaki, sergiden de ismini hatırlayacağımız Mehmet Ali Boran’ın esas çalışma alanı video, fotoğraf ve yerleştirme. Hazırladığı kısa ama çarpıcı videolar, siyaset ve sanatın kesişimi, aktüel siyasi meselelerin tıkanma noktalarını işlemesi açısından üzerinde düşünülmeye değer malzemeler sunuyor izleyicilere.
Mahsun Çiçek
http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=852&makale=Mehmet
8 Mayıs 2012 Salı
Demokrasi ve Çatışma 2012 İstanbul
16 Mayıs 2012 Çarşamba 19:30
25 Mayıs 2012 Cuma 20:00
Kadıköy-İstanbul
Küratör :
Fırat Arapoğlu
Demokrasi ve çatışma, ilk bakışta ayrı anlam gruplarında yer alan sözcükler olarak algılanabilir. Halbuki çatışma demokrasinin gelişimi için gereklidir. Kültürel alanda demokrasinin gölgesinde yeşerecek politik/kültürel çatışmalar, demokrasinin varlık sebebidir. Bu ortamda, demokrasinin var olacağı meşruiyet alanını, bu tartışmaların gelişebileceği soykütük araştırmalarını ve toplumun her kesiminin bu konulara destek verecek şekilde analizini yapmak gerekmektedir. Bu, bizlerin toplumdaki olguların ve olayların aktüel dinamiklerini tanımlamamızı ve toplumsal sınıfların yaşam pratiklerindeki güdülenmelerini tespit edebilmemizi sağlayacaktır.
Demokrasi bağlamında, ötekini anlamak zorundayız. Homojen toplum yaratma düşüncesinin son kırıntılarının da önü kesilmeli ve zaten iflas eden bu düşüncenin yerine, demokrasinin yeşerebileceği çoğulcu bir yapıyı savunmak gerekmektedir. İşte sanatın rolü burada yatmakta: Sanat farklılıkları görünür kılabilir ve böylece siyasi meşru zemin yaratamayan farklıların yanında yer alması, sanatın demokrasi içerisindeki çatışmada gücünü gösterebilir.
Sanatçılar:
Mehmet Ali Boran
Hera Büyüktaşçıyan
Mehmet Çeper
Mehmet Fahracı
Gökçe Süvari
Fatih Tan
Sevil Tunaboylu
Demet Yalçınkaya
http://www.kargart.org/
24 Kasım 2011 Perşembe
Günümüz Sanatçıları İstanbul Sergisi Dünden Bugüne,Contemporary İstanbul'da

24-27 Kasım tarihleri arasında Contemporary İstanbul'da Akbank Sanat Standında
izleyicilerle tekrar buluşuyor.
www.contemporaryistanbul.com.tr
12 Eylül 2011 Pazartesi
Boğucu Kültür (Jean Dubuffet’ye Göndermeyle) Malatya 2011

Boğucu Kültür (Jean Dubuffet’ye Göndermeyle)
Açılış: 17 Eylül
Sergi: 17 Eylül – 27 Eylül 2011
"MELİTA' DAN BATTALGAZİ' YE TARİH- ARKEOLOJİ-KÜLTÜR-SANAT GÜNLERİ ETKİNLİKLERİ”
Yeri Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı
Yeri Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı
VİDEO ART
Sanatçılar:
Yeni Anıt
Hülya Özdemir
İnsel İnal
Mehmet Öğüt
Ali İbrahim Öcal
Çağrı Saray
Mehmet Çeper
Mehmet Ali Boran
Suat Öğüt
Fatih Tan
Serdar Yılmaz
Performers:
Itır Demir
Saliha Kasap
Gülçin Aksoy
Küratör:
Fırat Arapoğlu
Boğucu Kültür Üzerine Günümüz Sanatı’nın Geliştiği Evrimi ve Formunu Nasıl Tartışabiliriz?
Konuşmacılar:
Erden Kosova
Derya Yücel
Moderatör:
Fırat Arapoğluhttp://kervansaraybulusmasi.net/
24 Temmuz 2011 Pazar
afiş 2011
GÜNÜMÜZ SANATÇILARI SERGİSİ İÇİN SÖYLEŞİ
A.Y: Yapıtlarınızda çıkış noktası olarak kişisel deneyimleriniz mi, kültürel doku mu yoksa sosyo-ekonomik ve politik yapı mı ön plana çıkıyor? Sergide yer alan eserinizde çıkış noktanız neydi ve nasıl bir düşünme sürecinden geçti?
M.A. B: Bu anlamda kendime kesin bir tanımlama getirmem ne denli doğru olur bilmiyorum. Toplumsal yaşamın içinde sürekli yenilenen kavramlarla beraber, kültürel dokuların yenileniyor veya değişiyor olması beraberinde üreticinin sorunsallarını da farklılaştıracaktır. Bu gün sosyo-ekonomik, kültürel, politik v.s. yarın başka bir şey ama ne? Bunu bende bilmiyorum...
Yapıtlarımda, sorunuzda bana yönelttiğiniz kavramların tümünü (kişisel deneyimler, kültürel doku, yoksa sosyo-ekonomik ve politik) birbirini destekleyen, dürten ve besleyen etkenler olarak görüyorum. Kişisel deneyimlerim, kültürel yapıdan, kültürel yapıda yaşadığım coğrafyadan, yaşadığım coğrafya da, gündelik anlatılarla ile şekilleniyor.
30. günümüz Sanatçıları Sergisine iki farklı fotoğraf çalışması ile katıldım, bunlardan biri, 'sıradan bir gün' adındaki bir sokakta kalabalık bir yığın insanın uygun adımda karşılıklı yürüdükleri çalışma, bir diğeri ise 'devre arası' adında, köşeye sıkışmış bulunan kalabalıklar. Sıradan bir gün adlı çalışmamı üçleme olarak isimlendirmediğim fakat birbirinin devamı niteliğindeki bir serinin; bir video ve iki fotoğraftan oluşan üçlemenin sonuncusu.
Sıradan bir günde; iktidarın hizaya getirdiği veya sözüm ona toplumsal bir düzen oluşturma adına; bir dönem işkenceden geçirdiği, insanlık dışı uygulamaların yapıldığı ve işkence yöntemlerinin hangi biçimde somutlaştığını ortaya koymak için yaptığım bir çalışmadır.
Serinin ilk versiyonu 'hazır ol durumları' adında (aynı zamanda ilk işim) bir kahvehanede dışarıdan bir sesle irkilip masların üstünde, kendilerine en uygun yeri kapıp hazır ola geçen bir yığın insanın 2,18 saniyelik bir video anlatısı. Üçlemenin diğer bir çalışması 'aç bacaklarını' adında, üst aramasını normalleştiren bir anlatısı olan fotoğraf çalışmasıdır.
‘Sıradan bir gün’ adındaki işimde; hazır ol, teslim ol ve uygun adımda yürü gibi faşizan bir komutları gündelik hayatın normal bir seyriymiş gibi ince bir ironi içinde insanlara tebessüm ettirerek ortaya koydum.
‘Devre arası’ adındaki çalışmam; dış mekânda iki binanın arasında kalan dar bir koridorun sonunda, bir yığın insanın köşeye sıkıştırılmasından, bir kesit bu bir tehlike anının göstergesidir.
A.Y: Sanatsal üretiminizde esinlendiğiniz, ilham aldığınız bir iş ya da sanatçı var mı?
M.A. B: İlham aldığım bir iş, bu bana çok Bohem bir tavır gibi geliyor. Falanca yapıt beni çok derinden etkiliyor ya da o müzik olmadan asla olmaz gibi tavırların miladının geçtiğine inanıyorum.
A.Y: Malzeme/medyum seçimi sizin için ne kadar önemli ve yapıtlarınızda bu kararı nasıl bir süreç sonucunda veriyorsunuz? Genel olarak kullanmayı tercih ettiğiniz bir medyum var mı? Bu tercihin sebebini açıklayabilir misiniz? Sergide yer alan yapıtınızda bu seçimi nasıl yaptınız?
M.A. B: Ele aldığım simge ve sembolleri en çarpıcı biçimde nasıl ortaya koyacağımı, izleyici ile nasıl buluşturacağımı simge ve sembolleri düşünerek kurguladıktan sonra her sanatçının yaptığı gibi bir medyuma karar veriyorum ve çekiyorum.
Bazen medyum düşündüğünüz veya kurguladığınız projeye ters düşebiliyor, işi yeniden kurgulamak zorunda kalabiliyorsunuz, yeniden çekimler alıyorum. Ortaya koyduğum sorunu en ‘güzel’ şekliyle değil, en ‘iyi’ şekilde ifade edecek medyuma karar veriyorum bu yerleştirme olabilir başka bir şey de, dediğim gibi ele aldığım konuyu en iyi biçimde nasıl ortaya koyabiliyorsam tercihimi o yönde kullanıyorum. Tercihimde çok soyut olmamaya özellikle özen gösteriyorum, temaşa eden kişinin anlatımı rahatlılıkla okuyabilmesini ön plana tutuyorum.
Sergide yer alan 'devre arası' adındaki çalışmam üzerine konuşacak olursam, bu çalışmamı fotoğraf değil de video kurgu olarak kurgularsak: ortaya çıkacak olan anlatım kendi içinde çok yönlüleşecek. Örneklersek; önce boş bir koridor daha sonra teker teker veya beraber koridorun en son köşesine sıkışmaya çalışan ve belki de sıkışmışlığı hissettirmek için insanlardan çıkan farklı farklı sesler, bu fotoğrafta (devre arası) yakaladığım tekli anlatımı fazlalaştıracak ve bir karede ortaya konan anlatımı izleyiciyi yoran bir hale getirecektir.
Bu noktada tekli anlatımları tercih ediyorum.
A.Y: Yapıtlarınızda izleyicinin rolü nedir? İzleyicilerden nasıl bir katkı bekliyorsunuz? Sergide yer alan eserinizden nasıl bir geri dönüşüm oldu?
M.A. B: Bu sorunun yanıtı diğer cevapların içinde var bu yüzden bu soruyu geçiyorum.
A.Y: Bugünün çağdaş sanatını nasıl görüyorsunuz ve projelerinizi/islerinizi bunun içinde nasıl konumlandırıyorsunuz? Kavramların ve tanımların hızla dönüştüğü bu yüzyılda sizce sanatın rolü nedir ve neden sanat yapıyorsunuz?
M.A. B: Toplumsal yaşamın bir parçası olmaya başlayan bir sanat algısını sıcağı sıcağına yaşıyoruz bunda iletişim araçlarının yaygınlığı büyük bir rol oynuyor. TV ve internet gibi iletişim araçlarının yaygınlığı sanat yapıtına erişimi kolaylaştırmış ve neredeyse sanatı üzerimizde taşır bir vaziyete getirmiştir. Dünyanın öbür yakasında gerçekleşen bir sergi ve orada gösterilen yapıtları görmek için sergi mekânına gitmeye gerek kalmadan bu yapıtları ulaşabiliyoruz bu durum çağdaş sanatın kendisine oluşturduğu meşru bir zemin buda çağdaş sanat dinamiklerinin artmasına, yaygınlaşmasına ve kaçınılmaz olan değişimine (olumlu olumsuz) ön ayak olmaktadır.
Bu anlamda çağdaş sanatı problemimi anlatmak için en iyi mecra olarak görüyorum. Sanatla neden uğraşıyorum bu benim için halen büyük bir muamma bu soru ile her karşılaştığımda afallayıp kalmışımdır. Akademiye başladığım ilk dönemlerde bu böyleydi şimdi de aynı ve bu soru zaman içinde kendini yenileyen bir cevap ile her dönem karşıma çıkarmış ve her dönem kendime farklı cevaplar vermişimdir.
İçsel bir problem olarak ele alırsam sanat ve üretim için şunları söyleyebilirim:
— Dert edinme.
— Görmemezlikten gelememek.
— Bir problemi çözüme ulaştırma çabası ve tüm bunları açığa çıkarma isteği.
A.Y: Sanat kariyerinin başlarında olan bir sanatçısınız. Gelecekte çağdaş sanat dünyasında kendinizi nasıl bir konumda ve yaklaşımda öngörüyorsunuz?
M.A. B: Ge-le-cek çok uzun bir zaman dilimi konumum üzerine hiç düşünmedim diyebilirim. Yukarıdaki sorularınıza verdiğim yanıtlarda sanatın her dönem kendini yenilediğine ve yeni şekiller aldığına değindim bu değişim realitesi muhtemelen yeni bakışlar, yeni tavırlar ve yeni yaklaşımları beraberinde getirecektir.
A.Y: “Sıradan Birgün” ve “Devre Arası” da kamusal alandaki yaşamın bir önizlemesi. Biri toplumsal hayatta hissedilen militarizm baskısından bahsederken, diğeri sosyo-ekonomik ve politik sıkışmışlık hissine vurgu yapıyor. İşlerinizde genelde yaşadığınız coğrafyadaki toplumsal ve sosyal yaşamı ve politik dengeleri mi ele alıyorsunuz? Bu fotoğrafları Mardin’de hiç sergilediniz mi? Nasıl tepkiler aldınız? Oldukça eleştirel yapıtlar üretiyorsunuz, bu yüzden yakın çevrenizden ya da herhangi bir resmi kurumdan eleştiri aldınız mı?
M.A. B: Hayır, Mardin’de herhangi bir sergide yer almadım bu Mardin’de sergi yapılmadığından ya da yapılan sergilere davetiye almadığından kaynaklı değil aksine Mardin son birkaç yıldır türlü türlü sergilere konukluk ediyor ve bunlardan birisi de Mardin’i sanatçı bombardımanına tutan, Mardin’e ‘sanat’ı getireceğiz gibi kocaman ve yersiz vaatlerde bulunan ‘MARDİN BİENALİ’ bu vaatlerini daha Mardin’e gelmeden basın bültenlerinde dile getirirken tarih Haziran 2010’u gösteriyordu. Oysa o tarihten üç yıl önce Kızıltepe’de (Mardin’in ilçesi, benimde halen yaşadığım ilçe) bölgeden ve bölge dışından (Kızıltepe, Diyarbakır, Hatay) sanatçıların yer aldığı Ali Akay’ında konuşmacı olarak katıldığı ‘sen ne sanıyorsun’ adındaki sergiyi eski bir hamamı mekân seçerek 2007 gerçekleşmişti.
Mardin’de bir sergiye katılmadığımdan ötürü nasıl tepkiler alacağımı bilemiyorum fakat kesin bir kanaatimdir ki İstanbul’da (merkezde) nasıl tepkiler alıyorsam Mardin’de aynı tepki söz konusu olacaktır. İstanbul’daki bir sergide işinizi gören sanatçı, küratör ve eleştirmen sayısının fazlalığı kuvvetle muhtemel ortaya çıkacaktır buda dolaşım kaygısındaki bir sanatçının karşılaşmak istediği şeydir.

A.Y: Yapıtlarınızda çıkış noktası olarak kişisel deneyimleriniz mi, kültürel doku mu yoksa sosyo-ekonomik ve politik yapı mı ön plana çıkıyor? Sergide yer alan eserinizde çıkış noktanız neydi ve nasıl bir düşünme sürecinden geçti?
M.A. B: Bu anlamda kendime kesin bir tanımlama getirmem ne denli doğru olur bilmiyorum. Toplumsal yaşamın içinde sürekli yenilenen kavramlarla beraber, kültürel dokuların yenileniyor veya değişiyor olması beraberinde üreticinin sorunsallarını da farklılaştıracaktır. Bu gün sosyo-ekonomik, kültürel, politik v.s. yarın başka bir şey ama ne? Bunu bende bilmiyorum...
Yapıtlarımda, sorunuzda bana yönelttiğiniz kavramların tümünü (kişisel deneyimler, kültürel doku, yoksa sosyo-ekonomik ve politik) birbirini destekleyen, dürten ve besleyen etkenler olarak görüyorum. Kişisel deneyimlerim, kültürel yapıdan, kültürel yapıda yaşadığım coğrafyadan, yaşadığım coğrafya da, gündelik anlatılarla ile şekilleniyor.
30. günümüz Sanatçıları Sergisine iki farklı fotoğraf çalışması ile katıldım, bunlardan biri, 'sıradan bir gün' adındaki bir sokakta kalabalık bir yığın insanın uygun adımda karşılıklı yürüdükleri çalışma, bir diğeri ise 'devre arası' adında, köşeye sıkışmış bulunan kalabalıklar. Sıradan bir gün adlı çalışmamı üçleme olarak isimlendirmediğim fakat birbirinin devamı niteliğindeki bir serinin; bir video ve iki fotoğraftan oluşan üçlemenin sonuncusu.
Sıradan bir günde; iktidarın hizaya getirdiği veya sözüm ona toplumsal bir düzen oluşturma adına; bir dönem işkenceden geçirdiği, insanlık dışı uygulamaların yapıldığı ve işkence yöntemlerinin hangi biçimde somutlaştığını ortaya koymak için yaptığım bir çalışmadır.
Serinin ilk versiyonu 'hazır ol durumları' adında (aynı zamanda ilk işim) bir kahvehanede dışarıdan bir sesle irkilip masların üstünde, kendilerine en uygun yeri kapıp hazır ola geçen bir yığın insanın 2,18 saniyelik bir video anlatısı. Üçlemenin diğer bir çalışması 'aç bacaklarını' adında, üst aramasını normalleştiren bir anlatısı olan fotoğraf çalışmasıdır.
‘Sıradan bir gün’ adındaki işimde; hazır ol, teslim ol ve uygun adımda yürü gibi faşizan bir komutları gündelik hayatın normal bir seyriymiş gibi ince bir ironi içinde insanlara tebessüm ettirerek ortaya koydum.
‘Devre arası’ adındaki çalışmam; dış mekânda iki binanın arasında kalan dar bir koridorun sonunda, bir yığın insanın köşeye sıkıştırılmasından, bir kesit bu bir tehlike anının göstergesidir.
A.Y: Sanatsal üretiminizde esinlendiğiniz, ilham aldığınız bir iş ya da sanatçı var mı?
M.A. B: İlham aldığım bir iş, bu bana çok Bohem bir tavır gibi geliyor. Falanca yapıt beni çok derinden etkiliyor ya da o müzik olmadan asla olmaz gibi tavırların miladının geçtiğine inanıyorum.
A.Y: Malzeme/medyum seçimi sizin için ne kadar önemli ve yapıtlarınızda bu kararı nasıl bir süreç sonucunda veriyorsunuz? Genel olarak kullanmayı tercih ettiğiniz bir medyum var mı? Bu tercihin sebebini açıklayabilir misiniz? Sergide yer alan yapıtınızda bu seçimi nasıl yaptınız?
M.A. B: Ele aldığım simge ve sembolleri en çarpıcı biçimde nasıl ortaya koyacağımı, izleyici ile nasıl buluşturacağımı simge ve sembolleri düşünerek kurguladıktan sonra her sanatçının yaptığı gibi bir medyuma karar veriyorum ve çekiyorum.
Bazen medyum düşündüğünüz veya kurguladığınız projeye ters düşebiliyor, işi yeniden kurgulamak zorunda kalabiliyorsunuz, yeniden çekimler alıyorum. Ortaya koyduğum sorunu en ‘güzel’ şekliyle değil, en ‘iyi’ şekilde ifade edecek medyuma karar veriyorum bu yerleştirme olabilir başka bir şey de, dediğim gibi ele aldığım konuyu en iyi biçimde nasıl ortaya koyabiliyorsam tercihimi o yönde kullanıyorum. Tercihimde çok soyut olmamaya özellikle özen gösteriyorum, temaşa eden kişinin anlatımı rahatlılıkla okuyabilmesini ön plana tutuyorum.
Sergide yer alan 'devre arası' adındaki çalışmam üzerine konuşacak olursam, bu çalışmamı fotoğraf değil de video kurgu olarak kurgularsak: ortaya çıkacak olan anlatım kendi içinde çok yönlüleşecek. Örneklersek; önce boş bir koridor daha sonra teker teker veya beraber koridorun en son köşesine sıkışmaya çalışan ve belki de sıkışmışlığı hissettirmek için insanlardan çıkan farklı farklı sesler, bu fotoğrafta (devre arası) yakaladığım tekli anlatımı fazlalaştıracak ve bir karede ortaya konan anlatımı izleyiciyi yoran bir hale getirecektir.
Bu noktada tekli anlatımları tercih ediyorum.
A.Y: Yapıtlarınızda izleyicinin rolü nedir? İzleyicilerden nasıl bir katkı bekliyorsunuz? Sergide yer alan eserinizden nasıl bir geri dönüşüm oldu?
M.A. B: Bu sorunun yanıtı diğer cevapların içinde var bu yüzden bu soruyu geçiyorum.
A.Y: Bugünün çağdaş sanatını nasıl görüyorsunuz ve projelerinizi/islerinizi bunun içinde nasıl konumlandırıyorsunuz? Kavramların ve tanımların hızla dönüştüğü bu yüzyılda sizce sanatın rolü nedir ve neden sanat yapıyorsunuz?
M.A. B: Toplumsal yaşamın bir parçası olmaya başlayan bir sanat algısını sıcağı sıcağına yaşıyoruz bunda iletişim araçlarının yaygınlığı büyük bir rol oynuyor. TV ve internet gibi iletişim araçlarının yaygınlığı sanat yapıtına erişimi kolaylaştırmış ve neredeyse sanatı üzerimizde taşır bir vaziyete getirmiştir. Dünyanın öbür yakasında gerçekleşen bir sergi ve orada gösterilen yapıtları görmek için sergi mekânına gitmeye gerek kalmadan bu yapıtları ulaşabiliyoruz bu durum çağdaş sanatın kendisine oluşturduğu meşru bir zemin buda çağdaş sanat dinamiklerinin artmasına, yaygınlaşmasına ve kaçınılmaz olan değişimine (olumlu olumsuz) ön ayak olmaktadır.
Bu anlamda çağdaş sanatı problemimi anlatmak için en iyi mecra olarak görüyorum. Sanatla neden uğraşıyorum bu benim için halen büyük bir muamma bu soru ile her karşılaştığımda afallayıp kalmışımdır. Akademiye başladığım ilk dönemlerde bu böyleydi şimdi de aynı ve bu soru zaman içinde kendini yenileyen bir cevap ile her dönem karşıma çıkarmış ve her dönem kendime farklı cevaplar vermişimdir.
İçsel bir problem olarak ele alırsam sanat ve üretim için şunları söyleyebilirim:
— Dert edinme.
— Görmemezlikten gelememek.
— Bir problemi çözüme ulaştırma çabası ve tüm bunları açığa çıkarma isteği.
A.Y: Sanat kariyerinin başlarında olan bir sanatçısınız. Gelecekte çağdaş sanat dünyasında kendinizi nasıl bir konumda ve yaklaşımda öngörüyorsunuz?
M.A. B: Ge-le-cek çok uzun bir zaman dilimi konumum üzerine hiç düşünmedim diyebilirim. Yukarıdaki sorularınıza verdiğim yanıtlarda sanatın her dönem kendini yenilediğine ve yeni şekiller aldığına değindim bu değişim realitesi muhtemelen yeni bakışlar, yeni tavırlar ve yeni yaklaşımları beraberinde getirecektir.
A.Y: “Sıradan Birgün” ve “Devre Arası” da kamusal alandaki yaşamın bir önizlemesi. Biri toplumsal hayatta hissedilen militarizm baskısından bahsederken, diğeri sosyo-ekonomik ve politik sıkışmışlık hissine vurgu yapıyor. İşlerinizde genelde yaşadığınız coğrafyadaki toplumsal ve sosyal yaşamı ve politik dengeleri mi ele alıyorsunuz? Bu fotoğrafları Mardin’de hiç sergilediniz mi? Nasıl tepkiler aldınız? Oldukça eleştirel yapıtlar üretiyorsunuz, bu yüzden yakın çevrenizden ya da herhangi bir resmi kurumdan eleştiri aldınız mı?
M.A. B: Hayır, Mardin’de herhangi bir sergide yer almadım bu Mardin’de sergi yapılmadığından ya da yapılan sergilere davetiye almadığından kaynaklı değil aksine Mardin son birkaç yıldır türlü türlü sergilere konukluk ediyor ve bunlardan birisi de Mardin’i sanatçı bombardımanına tutan, Mardin’e ‘sanat’ı getireceğiz gibi kocaman ve yersiz vaatlerde bulunan ‘MARDİN BİENALİ’ bu vaatlerini daha Mardin’e gelmeden basın bültenlerinde dile getirirken tarih Haziran 2010’u gösteriyordu. Oysa o tarihten üç yıl önce Kızıltepe’de (Mardin’in ilçesi, benimde halen yaşadığım ilçe) bölgeden ve bölge dışından (Kızıltepe, Diyarbakır, Hatay) sanatçıların yer aldığı Ali Akay’ında konuşmacı olarak katıldığı ‘sen ne sanıyorsun’ adındaki sergiyi eski bir hamamı mekân seçerek 2007 gerçekleşmişti.
Mardin’de bir sergiye katılmadığımdan ötürü nasıl tepkiler alacağımı bilemiyorum fakat kesin bir kanaatimdir ki İstanbul’da (merkezde) nasıl tepkiler alıyorsam Mardin’de aynı tepki söz konusu olacaktır. İstanbul’daki bir sergide işinizi gören sanatçı, küratör ve eleştirmen sayısının fazlalığı kuvvetle muhtemel ortaya çıkacaktır buda dolaşım kaygısındaki bir sanatçının karşılaşmak istediği şeydir.

19 Haziran 2011 Pazar
11 Mart 2011 Cuma
Taraf Gazetesi
İnsan hakları ihlalleri sadece ateşin düştüğü yeri yakmasın
Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın 20. kuruluş yıldönümü dolayısıyla düzenlenen ‘Ateşin Düştüğü Yer’ sergisi çok sayıda sanatseverin katılımıyla açıldı.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın 20. kuruluş yıldönümü dolayısıyla düzenlenen ‘Ateşin Düştüğü Yer’ sergisi çok sayıda sanatseverin katılımıyla açıldı. Devlet eliyle insan hakları ihlalleri temasını işleyen sergi, 22 nisana kadar ziyaret edilebilecek.
İnsan hakları ihlalleri konusunda toplumsal belleği canlı tutmayı ve hakikatle yüzleşme sürecine katkıda bulunmayı amaçlayan sergi, ‘Sürmekte Olan Toplumsal Travmayla Baş Etme Projesi’ kapsamında Tophane Depo’da geniş katılımlı bir etkinlikler dizisinin ilk adımı olarak açıldı.
http://www.taraf.com.tr/haber/insan-haklari-ihlalleri-sadece-atesin-dustugu.htm

Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın 20. kuruluş yıldönümü dolayısıyla düzenlenen ‘Ateşin Düştüğü Yer’ sergisi çok sayıda sanatseverin katılımıyla açıldı.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın 20. kuruluş yıldönümü dolayısıyla düzenlenen ‘Ateşin Düştüğü Yer’ sergisi çok sayıda sanatseverin katılımıyla açıldı. Devlet eliyle insan hakları ihlalleri temasını işleyen sergi, 22 nisana kadar ziyaret edilebilecek.
İnsan hakları ihlalleri konusunda toplumsal belleği canlı tutmayı ve hakikatle yüzleşme sürecine katkıda bulunmayı amaçlayan sergi, ‘Sürmekte Olan Toplumsal Travmayla Baş Etme Projesi’ kapsamında Tophane Depo’da geniş katılımlı bir etkinlikler dizisinin ilk adımı olarak açıldı.
http://www.taraf.com.tr/haber/insan-haklari-ihlalleri-sadece-atesin-dustugu.htm
8 Mart 2011 Salı
''Ateşin Düştüğü Yer'' 2011 Depo-İstanbul

''Ateşin Düştüğü Yer''
10 Mart-22 Nisan 2011 Depo
Tophane-İstanbu
Açılış: 9 Mart 2011 - Saat 18.30
www.depoistanbul.net
www.tihv.org.tr
Sergi Katılımcıları:
A77 Kolektifi, 19 Ocak Kolektifi, Abdo, Ahmet Öğüt, Ali Bozan, anti-pop, Antonio Cosentino, Armağan Pekkaya, Arzu Aydın Deveci, Arzu Başaran, Aşkın Adan, Atıl Kunst, Aylin Kuryel, Azra Deniz Okyay, Banu Cennetoğlu, Barış Doğrusöz, Barış Eviz, BEKS, Berat Işık, Borga Kantürk, Buket Özsoy Güreli, Burak Arıkan, Burak Delier, Burak Karacan, Çağrı Saray, CANAN, Cemil Cahit Yavuz, Cengiz Tekin, Deniz Rona, Derya Sayın, Dilek Winchester, Dilşat Zulkadiroğlu, Eda Gecikmez, Elçin Ekinci, Emre Zeytinoğlu, Endam Acar, Ender Özkahraman, Erdağ Aksel, Erdal Duman, Erinç Seymen, Erkan Özgen, Erkin Gören, Esat Cavit Başak, Eşber Karayalçın, Evrim Özarslan, Extramücadele, Eyüp Öz, Fatih Pınar, Fatih Tan, Ferhat Özgür, Fikret Atay, Fulya Çetin, Gencer Yurttaş, Gülsün Karamustafa, Ha za vu zu / Hafriyat, Hakan Akçura, Hakan Gürsoytrak, Hale Tenger, Halil Altındere, Harald Naegeli, Harun Antakyalı, Helin Anahit, Huri Kiriş, İlhan Sayın, İnci Furni, İnsel İnal, İpek Duben, İrfan Önürmen, Itır Demir, Juan Botella Lucas, Kadir Çıtak, Kardelen Fincancı, Kemal Gökhan Gürses, Kemal Özen, Korkut Canpolat, Manuel Çıtak / Şebnem İşigüzel, Mehmet Ali Boran, Mehmet Çeper, Mehmet Fahracı, Mehtap Yücel, Memet Güreli, Mehmet Öğüt, Metin Üstündağ, Müge Akçakoca, Murat Akagündüz, Murat Başol, Murat Morova, Murat Tosyalı, Mürüvvet Türkyılmaz, Nalan Yırtmaç, Nancy Atakan, Nazım Ünal Yılmaz, Nazım Dikbaş, Neriman Polat, Nihan Çetinkaya, Nurcan Gündoğan, Oda Projesi, Orhan Cem Çetin, Özgür Erkök, Özlem Demirtaş, Özlem Gök, Rafet Arslan, Selçuk Fergökçe, Selda Asal, Selim Birsel, Şener Özmen, Şerif Kino, Serpil Odabaşı, Sevil Tunaboylu, Şaban Dayanan, Şevket Sönmez, Suat Öğüt, Süreyya Acar, Tan Cemal Genç, Tan Oral, Taner Güven, Tayfun Serttaş, Turgut Yüksel, Ümit Kıvanç, Vahit Tuna, Veysi Altay, Volkan Aslan, Yasemin Özcan Kaya, Yeşim Ağaoğlu, Yonca Saraçoğlu, Yücel Can, Zeren Göktan, Zeynep Özatalay, Zeyno Pekünlü
Katalog Yazarları:
Emre Zeytinoğlu, Erden Kosova, Eren Keskin, Fırat Arapoğlu, Mahmut Koyuncu, Murat Çelikkan, Nazan Üstündağ, Necmiye Alpay, Orhan Miroğlu, Öztürk Türkdoğan, Şebnem İşigüzel, Şebnep Korur Fincancı, Tanıl Bora, Ümit Kıvanç, Yıldırım Türker
12 Eylül 2010 Pazar
29 Nisan 2010 Perşembe
Radikal Gazetesi

Cer'de Yaygara koptu
Yaygara sanat inisiyatifinin seçtiği eserler ‘Fasafiso’ adıyla sergilenecek.
27/04/2010 02:00
İSTANBUL - Ankara’nın çağdaş sanat mekanı Cer Modern, ikinci sergisini dün açtı. Nisan başında açılan, Ebru Özdemir koleksiyonundan derlenen + Sonsuz sergisi sürerken, Cer Modern, Ankaralı genç sanatçılara da ikinci salonunun açmış oldu. Sergiyi, Ankaralı bir sanat insiyatifi olan ‘Yaygara’ hazırladı. ‘Fasafiso’ adlı bu sergide, farklı kentlerden ve ülkelerden davet edilmiş sanatçıların çalışmaları var. Birkaç sene önce kurulan, çoğunluğu Hacettepeli gençlerden oluşan Yaygara, bu sürede iki sergi açmıştı. Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’ndeki ‘Şehir Deneyimleri’yle dikkat çeken insiyatif, daha sonra da Ankara Alman Kültür Merkezi’nde kendini gösterdi. Yerli yabancı bir grup‘Fasafiso’ adlı bu üçüncü sergilerinde video, fotoğraf, heykel, resim gibi farklı araçlarla üretilmiş işleri sergiliyorlar. ‘Fasafiso’yu, “Sürekli değişim karşısında yön algısını yitiren kitlelerin anlamsızlaşan değerlerine bir isim koymak” diye tanımlayan Yaygara grubunun sergisinde şu isimler var:
Melih Apa / Şevket Arık / Volkan Aslan/ Zoé Baraton - Maud Lemaitre - Sümbül Keçelioğlu / M. Ali Boran / Serkan Demir / Erdal Duman / Mustafa Duymaz / Refa Emrali / Fırat Engin / Juan Botella Lucas / Ferhat Özgür / Serkan Özkaya / Ben Rivers / Esra Sağlık / Matthias Schamp / Goran Skofic / Veysel Şayli / Roi Vaara / Erinç Ulusoy / Mehmet Ali Uysal / Ümmühan Yörük (Kültür Sanat)
http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID=993665&Date=29.04.2010&CategoryID=113
13 Nisan 2010 Salı
8 Mart 2010 Pazartesi
HAYAT SANSÜRSÜZ OLMALI, SANAT DA ÖYLE OLMALI
Outlet Bağımsız Sanat Mekanı, açılışının birinci yılı vesilesiyle 2009 Eylül ayında 2008/2009 Almanak‘ı yayınladı. Mekanın yaratıcısı Azra Tüzünoğlu ile Almanak’ta öne çıkan meseleler üzerine konuştuk. –İz Öztat
İ.Ö. Outlet’in yayın politikasıyla hem kendi tarihini kayda geçirdiğini, hem de Türkiye’de güncel sanat tarihinin yazımına, şekillenmesine katkıda bulunduğunu görüyoruz. Yaptığınız yayınlarla kimlere ulaştınız? Nasıl tepkiler aldınız? Oluşturduğunuz mirasın nasıl etkileri olacağını öngörüyorsunuz?
A.T. Yayınlar çokça kişiye ulaştı. Sadece belirli bir sanatsever kitleye değil, öğrencilere, konuya yeni ilgi duymaya başlayanlara da seslenen kitaplar oldu bunlar. Dersimiz güncel sanat kitabını, yaz başında çıkardığımız için sonbaharla birlikte eleştiriler duymaya başladık. Türkiye’de eleştiri duymak çok kolay değil. Hem neredeyse herkesin birbirini tanıdığı çokça dar bir alanda üretim yapıldığından, hem de bu alanda çalışan bağımsız eleştirmen eksikliğinden. Ancak kitaplarla ilgili fena eleştiriler almadığımızı söyleyebilirim. Bu yayınları sürekli ve çeşitli kılmak temel hedefimiz ve fakat etkilerinin nasıl olacağını zaman gösterecek. Bir yandan da biz zaten yapılması gerekeni yapıyoruz; etkisi, yankısı, meraklıların, takipçilerin, araştırmacıların işi olsun.
İ.Ö. Nasıl eleştiriler aldığınızdan kısaca bahseder misiniz?
A.T. Eleştiriler genel anlamda olumluydu. Üniversitelerin güzel sanatlar bölümlerinde müfredata alanlar bile olmuş. Benim için şaşırtıcı ama güzel bir gelişme. Öte tarafta tek kitapla dünyayı değiştirmek gibi kaygımız yok. Ama en başta bu kitapların, konuşmaların, karşılaşmaların devamlılığını yaratma zorunluluğu var. Kitap çıkarmak hem çok zaman, hem çok emek ve hem de yüksek bütçe gerektiren bir iş. Bu yüzden hayal ettiğimiz her kitabı çıkaramıyoruz. Kitaplarımıza gelen önemli eleştirilerden biri, kitapların siyah-beyaz olmasıydı. İkincisi de dilin Türkçe olması. Almanak’ı İngilizce-Türkçe çıkardık ama diğerleri için böyle bir zaman yaratamadık açıkçası.
İ.Ö. Birkaç sergiden sonra iyice görünür olan ve Almanak‘ta da birkaç kişinin dikkat çektiği merkez-çevre ilişkisini sorunsallaştırma ve Anadolu’dan gelenlerin kendilerine yer bulmasına olanak sağlamak gibi bir amacınız var. Anadolu’da üreten sanatçılarla nasıl diyaloğa geçiyorsunuz, ya da onlar size nasıl ulaşıyor? Outlet’in sağladığı görünürlük, hep İstanbul’a endeksli olduğu söylenen çevre üretimini sizce nasıl etkiliyor?
A.T. Aslına bakarsan benim sadece Anadolu orijinli olmak gibi aşırı bir çabam yok. Doğu- batı, merkez- periferi ayrımlarına gitmeden, sanatsal üretimin peşine düşmek ve paylaşmak derdindeyim; bu üretimin nereden geldiği benim için çok önemli değil. Biz geçen yıl Anadolu’dan ne kadar insanla çalıştıysak, bir o kadarı İstanbul’dan, kalanı da Türkiye dışındandı. Ancak sanırım İstanbul sanat çevresi için merkez-periferi hala ciddi bir ayrım ve bu ayrımı yapmayan bir galeriyle karşılaştığında insanların aklında en çok “bizden olmayan” diye gördükleri Anadolulu sanatçılar geliyor. Doğrusu bu ayrımlar benim hiç derdim olmadı, olmayacak da.
İstanbul’a endeksli olduğu söylenen çevre üretimi meselesine gelince… Bence böyle bir dönem vardı. Kabul edilir-edilmez, ya da sertçe eleştirilir ama bugün başka bir noktadayız. İletişim-erişim ağları artık merkez diye tanımlanan bir hat üzerinden geçmiyor. Artık her yer merkez, her yer ulaşılabilir. Dolayısıyla fazladan bir merkeze ihtiyaç yok.
Sanatçılarla nasıl diyaloğa geçiyorum? Çokça seyahat ediyorum, sergilerden haberdar olmaya, mümkünse bunların çoğunu görmeye çalışıyorum. Dahası üniversitelerdeki sanat bölümleriyle, çeşitli enstitü ve kurumlarla bağlantılarım var. En önemli işim atölyeleri ziyaret etmek. Ve artık internet gibi bir erişim kanalı, herkesin sitesi-blogu varken insanlara ulaşmak o kadar da zor değil. Kaldı ki çokça sanatçı Outlet’e geliyor, dosya gönderiyor. Sanatçılarla diyaloğa geçmek kolay ancak asıl mesele, bu diyaloğun ve ortak üretimin devamlı olması.
İ.Ö. Merkez-çevre tanımında 90’lardan bugüne bir dönüşüm olduğundan bahsettiniz. 90’larda çıkan işlerle bugünkü üretimi karşılaştırdığınızda ne görüyorsunuz? Birlikte çalıştığınız sanatçılarda nasıl bir değişim gözlemlediniz?
A.T. Bence en temel farklılık yerelden küresele doğru dönüşen bir dil farklılığı. Tüm sanatçılar için geçerli olmasa da genelde böyle bir farklılık göze çarpıyor. İstanbul’a veya Avrupa’ya odaklı üretim yapmamak buna bağlı olan ikinci farklılık. Üçüncüsü, ortak çalışma alışkanlıklar arasındaki farklılık. Bugün sanatçılar çok daha yalnız. Ortak üretim ve ortak bilgi paylaşımı oldukça azaldı. 90’larda grup, hatta milli takım diye tanımlanan sanatçılar, küratörsüz sanatçı sergileri varken bugün artık star sanatçılar, star küratörler var. Bu farklılıkları çoğaltmak mümkün ama benim çokça fark ettiğim, sanatçılarda anlatımcılık azalmaya başladı. Dünya bugün daha küçük bir yer ve coğrafya, politik durum, etnik meseleler konusunda insanlar biraz daha bilgililer. Sanatçının meseleleri nasıl yorumladığı, ona ne kattığı, ne gösterdiği çok daha önemli hale geldi, geliyor. Anlar önemli, deneyim önemli. Ayağını yerden kesecek, bildiğin şeyleri ters yüz edecek üretimler yapmak zor ancak zorunlu. Bir yandan da ticarileşme gibi ciddi bir tehlike de var. Bir galericinin bunu söylemesi tuhaf gelebilir ama sonuçta ticarileşme en çok sanatçının meselesi. Bugünlerde sıkça rastladığım bir tavır var: galeriye doğru satılabilir iş üretmek. Bence bu 90’larda güncel sanatçılar arasında değil de belki daha modernistlerde rastlanan bir şeydi. Doğrusu biz, koleksiyoner ne alır, duvarına ne asar diye düşünmekten öte, sanatçı ne yapıyor, neyi dert ediyor, çalışma bugüne nasıl oturuyor-cevap veriyor, neleri önceliyor ve bunları nasıl ifade ediyor ile ilgileniyoruz. Sanatçı, direkt hazır koleksiyonerleri düşünerek iş yapıyorsa burada ciddi bir problem vardır. Bir bakıyorsunuz, gencecik okuldan mezun olmak üzere olan bir sanatçı size işlerini getiriyor ve hiçbir deneysellik, hiçbir yorum, bakış farklılığı yok. Sadece duvar süslemeye yönelik işler. Ve bu tavrın giderek arttığı bir sanatçı grubu var. Doğrusu bu beni ciddi şekilde kaygılandırıyor.
İ.Ö. Bu devamlılık nasıl sağlanıyor? Sanatçılarla sürdürülebilir bir diyalog nasıl mümkün?
A.T. Sanatçılarla sürdürülebilir bir diyalog kurmak işin en zor kısmı bence. Her sanatçı kendi dünyasının kralı. Bu anlamda çalışmalara, bakış açısına getirdiğiniz en ufak eleştiri oldukça kırıcı olabiliyor. Bunu çoktan aşmış kişiler var pek tabii ama hala kendiyle işi arasına mesafe koyamayan sanatçılarla çalışmak, devam etmek çok güç. Fark ettim ki, aslında bu diyaloğun sürdürülmesinde herkesin bildiğinden fazlasını bilmiyorum. Tüm bu süreç doğal olarak işliyor ya da işlemiyor.
İ.Ö. Outlet’ten İstanbuldaki “bağımsız mekanlar”dan biri olarak bahsediliyor. “Bağımsızlık” içinde bulunduğumuz ortamda sizce nedir?
A.T. Bir kuruma ya da sermayaye bağlı olmadan, bu unsurların çıkarlarını göz etmeden hareket edebiliyor olmak bu ortamda bağımsızlık demek bence. Bizim çok sayıda sponsorumuz oldu, çoğu da hala devam ediyor. Ancak, hiçbir zaman bu kurumlar bizim sergi içeriklerimize, çıkardığımız kitaplara, davet ettiğimiz sanatçılara vs. karışmadılar. Birilerini düşünerek iş yapıyorsanız pek bağımsız olduğunuz söylenemez.
İ.Ö. “Eleştiri dozu yüksek işler” ve özellikle sivil-iktidar ilişkilerine odaklanan, militarizm eleştirisi içeren işler gösteriyorsunuz. Herhangi bir iş sansürlendi mi, beklediğinizden farklı tepki aldı mı? Oto-sansür söz konusu oluyor mu?
A.T. Sanatın doğası eleştiri. Eleştiriden kaçmak, sanatı evleri süsleyen birer nesneye indirmek olur. Bu da benim ilgimi çekseydi dekoratör olurdum. Hayatın içini açan, nefes alma alanları yaratan şeyleri seviyorum. Bu bazen sanattır, bazen birinin bir tavrı-davranışı, bazen de bambaşka bir şeydir. Her ne ise beni heyecanlandıran onu paylaşmaktan mutluluk duyuyorum. Sansür bugüne dek hiç gündemimize gelmedi. Sanırım pek çok kişi için oldukça radikal olabilecek işler gösteriyoruz ama sonuçta hayat bizim eşiğimizi yükseltiyor. Eğer bir gay, cinsel kimliğinden ötürü sokakta öldürülüyorsa, bizim galeride ölmüş bir adam fotoğrafı göstermemiz o kadar da sert değildir bence. Hayat sansürsüz, sanat da öyle olmalı.
İ.Ö. Sergiler nasıl şekilleniyor? Küratöryel sürecinizden bahseder misiniz?
A.T. Sergileri yaparken hazır bir reçetemiz yok. Bazen bir iş diğerini çağırıyor, sergi ortaya çıkıyor. Bazen bir kavramın peşine takılıp kuruyoruz sergiyi. Kişisel sergilerde ise, daha çok, Türkiye’de daha evvel sergilenmemiş, buralı izleyiciyle paylaşılması gereken işlere yer veriyoruz. Sanatçının zaten belli bir izleği olduğu için, kişisel sergiler doğal olarak bazı meselelerle birlikte doğuyor.
İ.Ö. “Acil Çıkış” sergisinde işlerini gördüğümüz Nilbar Güreş ve Nevin Aladağ’ın, “Kişilik Krizi” sergisinde karşılaştığımız Erkan Özgen’in yeni işlerini 11. İstanbul Bienali’nde gördük. Bunda Outlet’in bir rolü var mı?
A.T. Hem var hem yok. Saydığınız tüm sanatçılarla geçen yıl sergiler yaptık. Bienal küratörleri bu sergileri gördüler, sanatçıların diğer çalışmalarını da kendileriyle paylaştık, defalarca görüşüldü. Bizim sayemizde oldu desek fazla bir şey söylemiş oluruz. Bu sanatçılar zaten yıllardır bu işe emek veriyorlar. Ama hiçbir payımız yok desek de haksızlık olur. Biz elimizden geleni yaptık ama bu seçkide ne kadar rolümüz oldu doğrusu hesaplamak güç.
İ.Ö. Sanat eğitimine ve sanat öğrencileriyle ilişki içinde olmaya önem verdiğinizi biliyoruz. Yıldız Teknik Üniversitesi’nin hiç demokratik olmayan bir şekilde Davutpaşa kampüsüne taşınmaya zorlanması konusunda ne düşünüyorsunuz?
A.T. Epey sakat bir durum ancak şaşırmadım. Yakın zamanda biz de bu yeni kurmakta olduğumuz mahalleden taşınmak zorunda kalacağız gibi bir his var içimde. Sonuçta İstanbul günden güne farklı sermayelerin çekim merkezi bir yer olmaya doğru gidiyor. Galataport kapımızda. Fındıklı’daki Mimar Sinan da, biz Tophane’deki galeriler de hepimiz kendi mahallemizde konuk gibiyiz. Yarın, oteller, barlar, alışveriş merkezleri olacak bu mekanların ön hazırlığını yapıyoruz. Meselenin bir ayağı bu hızlı kapital akışı ve mutenalaşmaya bağlanabilir, bir diğer ayağı ise, zaten çok da memleket gündeminde olmayan bu sanat eğitiminin başka bir yerde sürdürülebileceği fikridir. Sanat, memlekette hep bir fazla, zaman kaybı dahası boş zaman işi olarak görüldüğünden, bu boş işle uğraşanlar başka bir yerde de bu yaptıklarını sürdürebilirler diye düşünülmüş olabilir. Bu Davutpaşa kampüsünün iyi tarafı da var. Sanatla uğraşacak bu genç insanlara hayatın farklı köşelerini gösterme ihtimali bana enteresan geliyor. Kot fabrikaları, otomobil tamircileri vs. arasından geçip, Hans Ulrich Obrist okumak insana derinlikli bir perspektif de kazandırabilir.
İ.Ö. Outlet’in yayın politikasıyla hem kendi tarihini kayda geçirdiğini, hem de Türkiye’de güncel sanat tarihinin yazımına, şekillenmesine katkıda bulunduğunu görüyoruz. Yaptığınız yayınlarla kimlere ulaştınız? Nasıl tepkiler aldınız? Oluşturduğunuz mirasın nasıl etkileri olacağını öngörüyorsunuz?
A.T. Yayınlar çokça kişiye ulaştı. Sadece belirli bir sanatsever kitleye değil, öğrencilere, konuya yeni ilgi duymaya başlayanlara da seslenen kitaplar oldu bunlar. Dersimiz güncel sanat kitabını, yaz başında çıkardığımız için sonbaharla birlikte eleştiriler duymaya başladık. Türkiye’de eleştiri duymak çok kolay değil. Hem neredeyse herkesin birbirini tanıdığı çokça dar bir alanda üretim yapıldığından, hem de bu alanda çalışan bağımsız eleştirmen eksikliğinden. Ancak kitaplarla ilgili fena eleştiriler almadığımızı söyleyebilirim. Bu yayınları sürekli ve çeşitli kılmak temel hedefimiz ve fakat etkilerinin nasıl olacağını zaman gösterecek. Bir yandan da biz zaten yapılması gerekeni yapıyoruz; etkisi, yankısı, meraklıların, takipçilerin, araştırmacıların işi olsun.
İ.Ö. Nasıl eleştiriler aldığınızdan kısaca bahseder misiniz?
A.T. Eleştiriler genel anlamda olumluydu. Üniversitelerin güzel sanatlar bölümlerinde müfredata alanlar bile olmuş. Benim için şaşırtıcı ama güzel bir gelişme. Öte tarafta tek kitapla dünyayı değiştirmek gibi kaygımız yok. Ama en başta bu kitapların, konuşmaların, karşılaşmaların devamlılığını yaratma zorunluluğu var. Kitap çıkarmak hem çok zaman, hem çok emek ve hem de yüksek bütçe gerektiren bir iş. Bu yüzden hayal ettiğimiz her kitabı çıkaramıyoruz. Kitaplarımıza gelen önemli eleştirilerden biri, kitapların siyah-beyaz olmasıydı. İkincisi de dilin Türkçe olması. Almanak’ı İngilizce-Türkçe çıkardık ama diğerleri için böyle bir zaman yaratamadık açıkçası.
İ.Ö. Birkaç sergiden sonra iyice görünür olan ve Almanak‘ta da birkaç kişinin dikkat çektiği merkez-çevre ilişkisini sorunsallaştırma ve Anadolu’dan gelenlerin kendilerine yer bulmasına olanak sağlamak gibi bir amacınız var. Anadolu’da üreten sanatçılarla nasıl diyaloğa geçiyorsunuz, ya da onlar size nasıl ulaşıyor? Outlet’in sağladığı görünürlük, hep İstanbul’a endeksli olduğu söylenen çevre üretimini sizce nasıl etkiliyor?
A.T. Aslına bakarsan benim sadece Anadolu orijinli olmak gibi aşırı bir çabam yok. Doğu- batı, merkez- periferi ayrımlarına gitmeden, sanatsal üretimin peşine düşmek ve paylaşmak derdindeyim; bu üretimin nereden geldiği benim için çok önemli değil. Biz geçen yıl Anadolu’dan ne kadar insanla çalıştıysak, bir o kadarı İstanbul’dan, kalanı da Türkiye dışındandı. Ancak sanırım İstanbul sanat çevresi için merkez-periferi hala ciddi bir ayrım ve bu ayrımı yapmayan bir galeriyle karşılaştığında insanların aklında en çok “bizden olmayan” diye gördükleri Anadolulu sanatçılar geliyor. Doğrusu bu ayrımlar benim hiç derdim olmadı, olmayacak da.
İstanbul’a endeksli olduğu söylenen çevre üretimi meselesine gelince… Bence böyle bir dönem vardı. Kabul edilir-edilmez, ya da sertçe eleştirilir ama bugün başka bir noktadayız. İletişim-erişim ağları artık merkez diye tanımlanan bir hat üzerinden geçmiyor. Artık her yer merkez, her yer ulaşılabilir. Dolayısıyla fazladan bir merkeze ihtiyaç yok.
Sanatçılarla nasıl diyaloğa geçiyorum? Çokça seyahat ediyorum, sergilerden haberdar olmaya, mümkünse bunların çoğunu görmeye çalışıyorum. Dahası üniversitelerdeki sanat bölümleriyle, çeşitli enstitü ve kurumlarla bağlantılarım var. En önemli işim atölyeleri ziyaret etmek. Ve artık internet gibi bir erişim kanalı, herkesin sitesi-blogu varken insanlara ulaşmak o kadar da zor değil. Kaldı ki çokça sanatçı Outlet’e geliyor, dosya gönderiyor. Sanatçılarla diyaloğa geçmek kolay ancak asıl mesele, bu diyaloğun ve ortak üretimin devamlı olması.
İ.Ö. Merkez-çevre tanımında 90’lardan bugüne bir dönüşüm olduğundan bahsettiniz. 90’larda çıkan işlerle bugünkü üretimi karşılaştırdığınızda ne görüyorsunuz? Birlikte çalıştığınız sanatçılarda nasıl bir değişim gözlemlediniz?
A.T. Bence en temel farklılık yerelden küresele doğru dönüşen bir dil farklılığı. Tüm sanatçılar için geçerli olmasa da genelde böyle bir farklılık göze çarpıyor. İstanbul’a veya Avrupa’ya odaklı üretim yapmamak buna bağlı olan ikinci farklılık. Üçüncüsü, ortak çalışma alışkanlıklar arasındaki farklılık. Bugün sanatçılar çok daha yalnız. Ortak üretim ve ortak bilgi paylaşımı oldukça azaldı. 90’larda grup, hatta milli takım diye tanımlanan sanatçılar, küratörsüz sanatçı sergileri varken bugün artık star sanatçılar, star küratörler var. Bu farklılıkları çoğaltmak mümkün ama benim çokça fark ettiğim, sanatçılarda anlatımcılık azalmaya başladı. Dünya bugün daha küçük bir yer ve coğrafya, politik durum, etnik meseleler konusunda insanlar biraz daha bilgililer. Sanatçının meseleleri nasıl yorumladığı, ona ne kattığı, ne gösterdiği çok daha önemli hale geldi, geliyor. Anlar önemli, deneyim önemli. Ayağını yerden kesecek, bildiğin şeyleri ters yüz edecek üretimler yapmak zor ancak zorunlu. Bir yandan da ticarileşme gibi ciddi bir tehlike de var. Bir galericinin bunu söylemesi tuhaf gelebilir ama sonuçta ticarileşme en çok sanatçının meselesi. Bugünlerde sıkça rastladığım bir tavır var: galeriye doğru satılabilir iş üretmek. Bence bu 90’larda güncel sanatçılar arasında değil de belki daha modernistlerde rastlanan bir şeydi. Doğrusu biz, koleksiyoner ne alır, duvarına ne asar diye düşünmekten öte, sanatçı ne yapıyor, neyi dert ediyor, çalışma bugüne nasıl oturuyor-cevap veriyor, neleri önceliyor ve bunları nasıl ifade ediyor ile ilgileniyoruz. Sanatçı, direkt hazır koleksiyonerleri düşünerek iş yapıyorsa burada ciddi bir problem vardır. Bir bakıyorsunuz, gencecik okuldan mezun olmak üzere olan bir sanatçı size işlerini getiriyor ve hiçbir deneysellik, hiçbir yorum, bakış farklılığı yok. Sadece duvar süslemeye yönelik işler. Ve bu tavrın giderek arttığı bir sanatçı grubu var. Doğrusu bu beni ciddi şekilde kaygılandırıyor.
İ.Ö. Bu devamlılık nasıl sağlanıyor? Sanatçılarla sürdürülebilir bir diyalog nasıl mümkün?
A.T. Sanatçılarla sürdürülebilir bir diyalog kurmak işin en zor kısmı bence. Her sanatçı kendi dünyasının kralı. Bu anlamda çalışmalara, bakış açısına getirdiğiniz en ufak eleştiri oldukça kırıcı olabiliyor. Bunu çoktan aşmış kişiler var pek tabii ama hala kendiyle işi arasına mesafe koyamayan sanatçılarla çalışmak, devam etmek çok güç. Fark ettim ki, aslında bu diyaloğun sürdürülmesinde herkesin bildiğinden fazlasını bilmiyorum. Tüm bu süreç doğal olarak işliyor ya da işlemiyor.
İ.Ö. Outlet’ten İstanbuldaki “bağımsız mekanlar”dan biri olarak bahsediliyor. “Bağımsızlık” içinde bulunduğumuz ortamda sizce nedir?
A.T. Bir kuruma ya da sermayaye bağlı olmadan, bu unsurların çıkarlarını göz etmeden hareket edebiliyor olmak bu ortamda bağımsızlık demek bence. Bizim çok sayıda sponsorumuz oldu, çoğu da hala devam ediyor. Ancak, hiçbir zaman bu kurumlar bizim sergi içeriklerimize, çıkardığımız kitaplara, davet ettiğimiz sanatçılara vs. karışmadılar. Birilerini düşünerek iş yapıyorsanız pek bağımsız olduğunuz söylenemez.
İ.Ö. “Eleştiri dozu yüksek işler” ve özellikle sivil-iktidar ilişkilerine odaklanan, militarizm eleştirisi içeren işler gösteriyorsunuz. Herhangi bir iş sansürlendi mi, beklediğinizden farklı tepki aldı mı? Oto-sansür söz konusu oluyor mu?
A.T. Sanatın doğası eleştiri. Eleştiriden kaçmak, sanatı evleri süsleyen birer nesneye indirmek olur. Bu da benim ilgimi çekseydi dekoratör olurdum. Hayatın içini açan, nefes alma alanları yaratan şeyleri seviyorum. Bu bazen sanattır, bazen birinin bir tavrı-davranışı, bazen de bambaşka bir şeydir. Her ne ise beni heyecanlandıran onu paylaşmaktan mutluluk duyuyorum. Sansür bugüne dek hiç gündemimize gelmedi. Sanırım pek çok kişi için oldukça radikal olabilecek işler gösteriyoruz ama sonuçta hayat bizim eşiğimizi yükseltiyor. Eğer bir gay, cinsel kimliğinden ötürü sokakta öldürülüyorsa, bizim galeride ölmüş bir adam fotoğrafı göstermemiz o kadar da sert değildir bence. Hayat sansürsüz, sanat da öyle olmalı.
İ.Ö. Sergiler nasıl şekilleniyor? Küratöryel sürecinizden bahseder misiniz?
A.T. Sergileri yaparken hazır bir reçetemiz yok. Bazen bir iş diğerini çağırıyor, sergi ortaya çıkıyor. Bazen bir kavramın peşine takılıp kuruyoruz sergiyi. Kişisel sergilerde ise, daha çok, Türkiye’de daha evvel sergilenmemiş, buralı izleyiciyle paylaşılması gereken işlere yer veriyoruz. Sanatçının zaten belli bir izleği olduğu için, kişisel sergiler doğal olarak bazı meselelerle birlikte doğuyor.
İ.Ö. “Acil Çıkış” sergisinde işlerini gördüğümüz Nilbar Güreş ve Nevin Aladağ’ın, “Kişilik Krizi” sergisinde karşılaştığımız Erkan Özgen’in yeni işlerini 11. İstanbul Bienali’nde gördük. Bunda Outlet’in bir rolü var mı?
A.T. Hem var hem yok. Saydığınız tüm sanatçılarla geçen yıl sergiler yaptık. Bienal küratörleri bu sergileri gördüler, sanatçıların diğer çalışmalarını da kendileriyle paylaştık, defalarca görüşüldü. Bizim sayemizde oldu desek fazla bir şey söylemiş oluruz. Bu sanatçılar zaten yıllardır bu işe emek veriyorlar. Ama hiçbir payımız yok desek de haksızlık olur. Biz elimizden geleni yaptık ama bu seçkide ne kadar rolümüz oldu doğrusu hesaplamak güç.
İ.Ö. Sanat eğitimine ve sanat öğrencileriyle ilişki içinde olmaya önem verdiğinizi biliyoruz. Yıldız Teknik Üniversitesi’nin hiç demokratik olmayan bir şekilde Davutpaşa kampüsüne taşınmaya zorlanması konusunda ne düşünüyorsunuz?
A.T. Epey sakat bir durum ancak şaşırmadım. Yakın zamanda biz de bu yeni kurmakta olduğumuz mahalleden taşınmak zorunda kalacağız gibi bir his var içimde. Sonuçta İstanbul günden güne farklı sermayelerin çekim merkezi bir yer olmaya doğru gidiyor. Galataport kapımızda. Fındıklı’daki Mimar Sinan da, biz Tophane’deki galeriler de hepimiz kendi mahallemizde konuk gibiyiz. Yarın, oteller, barlar, alışveriş merkezleri olacak bu mekanların ön hazırlığını yapıyoruz. Meselenin bir ayağı bu hızlı kapital akışı ve mutenalaşmaya bağlanabilir, bir diğer ayağı ise, zaten çok da memleket gündeminde olmayan bu sanat eğitiminin başka bir yerde sürdürülebileceği fikridir. Sanat, memlekette hep bir fazla, zaman kaybı dahası boş zaman işi olarak görüldüğünden, bu boş işle uğraşanlar başka bir yerde de bu yaptıklarını sürdürebilirler diye düşünülmüş olabilir. Bu Davutpaşa kampüsünün iyi tarafı da var. Sanatla uğraşacak bu genç insanlara hayatın farklı köşelerini gösterme ihtimali bana enteresan geliyor. Kot fabrikaları, otomobil tamircileri vs. arasından geçip, Hans Ulrich Obrist okumak insana derinlikli bir perspektif de kazandırabilir.
19 Ekim 2009 Pazartesi
25 Eylül 2009 Cuma
24 Eylül 2009 Perşembe
OUTLET\\Telaşa Mahal Yok 2009

26 Mayıs 2009 Salı
Telaşa Mahal Yok//No Room for Panic
Geçtiğimiz Ekim ayından itibaren düzenlediği sergilerle İstanbul güncel sanat ortamına taze bir soluk getiren Outlet//İhraç Fazlası Sanat’ın sezon sonu sergisi “Telaşa Mahal Yok//No Room for Panic” 29 Mayıs’ta açılıyor.Ayşe Topçuoğulları (İzmir), Bengü Karaduman(İstanbul), Berat Işık(Diyarbakır), Ceren Oykut(İstanbul), Evrensel Belgin(İstanbul) ve Mehmet Ali Boran(Mardin)’ın militarizmi ve gölgesinde yaşanan hayatları gün yüzüne çıkaran çalışmaları bir araya geliyor.Mekanın alt katında yer alan Outlet Proje Odası’nda ise, Mustafa Kunt’un “Zonk Zonk” isimli enstalasyonu ve Özlem Günyol’un çalışmaya paralel tasarladığı t-shirt tasarımları görülebilecek.Ayşe Topçuoğulları bu topraklarda halen erkeklik kurgusunun ana kaynağı olan askerlik deneyimlerini fotoğraf karelerinden yola çıkarak aktarırken; Berat Işık kışkırtıcı müziğe uygun adımlarla yürüyen Kırmızılı Kadınıyla, klişe canlı bomba figürlerine sinematografik bir ironiyle yaklaşıyor. Marilyn Monroe’nun “Bazıları Sıcak Sever” filminin unutulmaz karesi, “You’re my Angel” şarkısıyla yeniden kurgulanıyor. Bengü Karaduman, karşılıklılık üzerinden kurguladığı ikili kağıt işleriyle, meseleye kişisellik katarken, Ceren Oykut, kalabalıkların ve akışın içinden seçip aldığı meseleleri yakınlaştırıyor. Militarizmin koyu gölgesi en “beklenmedik” anlarda sivil hayata sızıyor. Mehmet Ali Boran kahvehanede oturan gençleri kaynağı belirsiz bir sinyalle hazır ola geçiriyor. Başka bir kahvehanede ise üstünün aranması normalleşmiş gibi.. Evrensel Belgin’in huzur dolu bir manzaranın üzerine yerleştirdiği F16 siluetleri, ilk bakışta farkedilmese de izleyiciyi ürpertiyor.Outlet Proje Alanı’nın konukları Özlem Günyol ve Mustafa Kunt enstalasyonlarıyla ezber bozuyorlar. “Zonk Zonk” isimli çalışmada kendinden geçmişçesine dans eden gençlerin görüntüleri duvar üzerindeki gölgelerle çakışıyor; üst üste binen görüntüler arası geçiş, farklılıkları bulanıklaştırıyor. Duvardaki siluetlerin gazete haberlerinden kesilmiş savaş mağdurlarına mı videoda dans eden gençlere mi ait olduğu belirsizleşirken yaşamın bağdaşamayacak iki tarafının farklı sebeplerle aldıkları benzer bedensel şekilleri somutlaşıyor. “Zonk Zonk” kültürel deneyimlerin görüntüleri kavrayışımız üzerindeki etkisini görünür kılıyor. Paralelinde tasarlanan tshirtler ise, gündelik hayata karışıyor..“Telaşa Mahal Yok” sergisi 29 Mayıs’tan 4 Temmuz’a dek Salı’dan Cumartesi’ye 10.00-18.30 saatleri arasında görülebilir. (Tel: 0212 245 55 05)No Room for Panic Outlet Independent Art Space, having brought a new breath to the contemporary art world of Istanbul, presents the season’s last exhibition ‘No Room for Panic’ on the 29th of May.Ayşe Topçuoğulları (İzmir), Bengü Karaduman (İstanbul), Berat Işık(Diyarbakır), Ceren Oykut(İstanbul), Evrensel Belgin(İstanbul) and Mehmet Ali Boran(Mardin) come together in this show to reveal life worlds affected by militarism.It is also possible to see Mustafa Kunt’s installation ‘Zonk Zonk’ and Ozlem Gunyol’s tee shirt designs inspired from Kunt’s work downstairs, in the Outlet Project Room.Ayşe Topçuoğulları tells us the story of ‘fictive manhood’ still being constructed through the experience of military service, while Berat Işık depicts with a cinematographic irony his ‘Woman in Red’, who walks rhythmically to suggestive tunes in his approach to living bombs. An iconic frame from Marilyn Monroe’s film Some Like It Hot is being re-edited with the song ‘You are my Angel’. While Bengu Karaduman brings a personal inclination to the issue of mutuality with her double-paper works, Ceren Oykut magnifies the incidents that she picked up from within the crowd. Out of the blue, the spectre of militarism slips into civil life. Mehmet Ali Boran makes youngsters sitting in coffeehouses come to attention with an undefined cue. In another coffeehouse it appears natural to be frisked… And Evrensel Bilgin’s installation of images of F16’s on to a peaceful landscape leaves a chilling impression on the viewer.The guests of the Outlet Project Room, Ozlem Gunyol and Mustafa Kunt, break the conventions with their singular installations. Intertwining images of dancing youngsters meet up with shadows on the wall in such a way that the boundaries become blurred by their juxtaposition. While the images confuse the audience because of their indefinable origin – are these tormented victims of warfare or just dancing youngsters? - two antithetical sides of life now merge into similar and abstract silhouettes. ‘Zonk Zonk’ emphasizes the effect of our cultural experience on our conceptualization of images. The tee shirts that were designed in correspondence to the installation carry these images into daily life.No Room For Panic will be open from the 29th of May till the 4th of July.
Telaşa Mahal Yok//No Room for Panic
Geçtiğimiz Ekim ayından itibaren düzenlediği sergilerle İstanbul güncel sanat ortamına taze bir soluk getiren Outlet//İhraç Fazlası Sanat’ın sezon sonu sergisi “Telaşa Mahal Yok//No Room for Panic” 29 Mayıs’ta açılıyor.Ayşe Topçuoğulları (İzmir), Bengü Karaduman(İstanbul), Berat Işık(Diyarbakır), Ceren Oykut(İstanbul), Evrensel Belgin(İstanbul) ve Mehmet Ali Boran(Mardin)’ın militarizmi ve gölgesinde yaşanan hayatları gün yüzüne çıkaran çalışmaları bir araya geliyor.Mekanın alt katında yer alan Outlet Proje Odası’nda ise, Mustafa Kunt’un “Zonk Zonk” isimli enstalasyonu ve Özlem Günyol’un çalışmaya paralel tasarladığı t-shirt tasarımları görülebilecek.Ayşe Topçuoğulları bu topraklarda halen erkeklik kurgusunun ana kaynağı olan askerlik deneyimlerini fotoğraf karelerinden yola çıkarak aktarırken; Berat Işık kışkırtıcı müziğe uygun adımlarla yürüyen Kırmızılı Kadınıyla, klişe canlı bomba figürlerine sinematografik bir ironiyle yaklaşıyor. Marilyn Monroe’nun “Bazıları Sıcak Sever” filminin unutulmaz karesi, “You’re my Angel” şarkısıyla yeniden kurgulanıyor. Bengü Karaduman, karşılıklılık üzerinden kurguladığı ikili kağıt işleriyle, meseleye kişisellik katarken, Ceren Oykut, kalabalıkların ve akışın içinden seçip aldığı meseleleri yakınlaştırıyor. Militarizmin koyu gölgesi en “beklenmedik” anlarda sivil hayata sızıyor. Mehmet Ali Boran kahvehanede oturan gençleri kaynağı belirsiz bir sinyalle hazır ola geçiriyor. Başka bir kahvehanede ise üstünün aranması normalleşmiş gibi.. Evrensel Belgin’in huzur dolu bir manzaranın üzerine yerleştirdiği F16 siluetleri, ilk bakışta farkedilmese de izleyiciyi ürpertiyor.Outlet Proje Alanı’nın konukları Özlem Günyol ve Mustafa Kunt enstalasyonlarıyla ezber bozuyorlar. “Zonk Zonk” isimli çalışmada kendinden geçmişçesine dans eden gençlerin görüntüleri duvar üzerindeki gölgelerle çakışıyor; üst üste binen görüntüler arası geçiş, farklılıkları bulanıklaştırıyor. Duvardaki siluetlerin gazete haberlerinden kesilmiş savaş mağdurlarına mı videoda dans eden gençlere mi ait olduğu belirsizleşirken yaşamın bağdaşamayacak iki tarafının farklı sebeplerle aldıkları benzer bedensel şekilleri somutlaşıyor. “Zonk Zonk” kültürel deneyimlerin görüntüleri kavrayışımız üzerindeki etkisini görünür kılıyor. Paralelinde tasarlanan tshirtler ise, gündelik hayata karışıyor..“Telaşa Mahal Yok” sergisi 29 Mayıs’tan 4 Temmuz’a dek Salı’dan Cumartesi’ye 10.00-18.30 saatleri arasında görülebilir. (Tel: 0212 245 55 05)No Room for Panic Outlet Independent Art Space, having brought a new breath to the contemporary art world of Istanbul, presents the season’s last exhibition ‘No Room for Panic’ on the 29th of May.Ayşe Topçuoğulları (İzmir), Bengü Karaduman (İstanbul), Berat Işık(Diyarbakır), Ceren Oykut(İstanbul), Evrensel Belgin(İstanbul) and Mehmet Ali Boran(Mardin) come together in this show to reveal life worlds affected by militarism.It is also possible to see Mustafa Kunt’s installation ‘Zonk Zonk’ and Ozlem Gunyol’s tee shirt designs inspired from Kunt’s work downstairs, in the Outlet Project Room.Ayşe Topçuoğulları tells us the story of ‘fictive manhood’ still being constructed through the experience of military service, while Berat Işık depicts with a cinematographic irony his ‘Woman in Red’, who walks rhythmically to suggestive tunes in his approach to living bombs. An iconic frame from Marilyn Monroe’s film Some Like It Hot is being re-edited with the song ‘You are my Angel’. While Bengu Karaduman brings a personal inclination to the issue of mutuality with her double-paper works, Ceren Oykut magnifies the incidents that she picked up from within the crowd. Out of the blue, the spectre of militarism slips into civil life. Mehmet Ali Boran makes youngsters sitting in coffeehouses come to attention with an undefined cue. In another coffeehouse it appears natural to be frisked… And Evrensel Bilgin’s installation of images of F16’s on to a peaceful landscape leaves a chilling impression on the viewer.The guests of the Outlet Project Room, Ozlem Gunyol and Mustafa Kunt, break the conventions with their singular installations. Intertwining images of dancing youngsters meet up with shadows on the wall in such a way that the boundaries become blurred by their juxtaposition. While the images confuse the audience because of their indefinable origin – are these tormented victims of warfare or just dancing youngsters? - two antithetical sides of life now merge into similar and abstract silhouettes. ‘Zonk Zonk’ emphasizes the effect of our cultural experience on our conceptualization of images. The tee shirts that were designed in correspondence to the installation carry these images into daily life.No Room For Panic will be open from the 29th of May till the 4th of July.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















