9 Ekim 2015 Cuma

Hadi bir daha deniyelim







HADİ BİR DAHA DENEYELİM

"Çökelmiş kayalar, türler ve toplumsal sınıflar (ve başka kurumsallaşmış hiyerarşiler), hepside tarihsel inşalardır, farklı özellikleri taşıyan hammadde (taşlar, genler, roller) topluluklarını başlangıç noktaları olarak alan, sonra bir ayıklama operasyonuyla onları aynılaştıran, ardından ortaya çıkan tektip gruplaşmaları daha
kalıcı bir halde pekiştiren, yapı üretimine dönük belli süreçlerin ürünleridir." (Manuel De Landa, Çizgisel Olmayan Tarih)

Mehmet Ali BORAN'ın Videoist Mardin'de yer alacak kişisel sergisi "Hadi Bir Daha Deneyelim" 15 Ekim 2015'de yapılacak açılışla 15 Kasıma kadar açık kalacak. Mehmet Ali Boran'ın Videoist Mardin sergisi için hazırladığı çalışmaları izleyici ile ilk kez karşılaşacak.

Meksikalı yazar, sanatçı, filozof ve bilim yazarı Manuel De Landa, fiziksel, biyolojik, ve sosyal kültürel dünyaların tarihini madde-enerji akışlarının maruz kaldığı katılaşma, hızlanma ve yavaşlama süreçlerinin
tarihi üzerinden okuyor, Mehmet Ali Boran ise  evrensel değerler ile yerel deneyimlerin diyalogları  haline getirdiği yapıtları ile   bireyin  ve toplumsal değerlerin sürgün olma durumuna, yeteneğin ve  birikimin göçebelik hallerine, toplumsal inşaların, yıkım ve yeniden yapım süreçlerini heykel, yerleştirme ve  video sanatının dili ile yorumluyor. Bu anlamda Mehmet Ali Boran'ın " Hadi Bir Daha Deneyelim" sergisi bir
ayıklama operasyonu ile aynılaştırılan toplumsal dinamiklere odaklanarak, De Landa'nın bilimsel izleğini  aklımıza getiriyor.

http://www.birikimdergisi.com/guncel-yazilar/7387/hadi-bir-daha-deneyelim-ya-prometheus-inadi-ya-da-yaprak-duzeni-siyasalar#.WeWepoGhmEc

Seni üzmeme izin verme! sergisi









mardin bienalinde performance (mendilimde gül oya)












''İstanbul'da Hıyar, Mardin'de Cacık Mı Olduk?''
Yaşamını ve üretimlerini Mardin’in Kızıltepe ilçesinde sürdüren fotoğraf, video ve enstalasyon sanatçısı Mehmet Ali Boran 3. Mardin Bienali’nin açılışında ''Mendilimde Birkaç Oya'' isimli, bienalden bağımsız ve korsan bir performans gerçekleştirdi. Mardin’li sanatçılardan Fatih Tan sanatçı Boran ile Mardin Bienali’nde gerçekleştirdiği işinin üretim sürecini ve bienali konuştular.

Fatih Tan: Senin naif performansından başlamak istiyorum, Bienal açılışı sırasında sırt çantandan çıkardığın sarı zarflar içinde mendiller dağıtıyordun. Bienal dahilinde yapılan bir performans olarak algılandı; hatta bienal açılışında halay başının elinde sallanan bir mendilini gördüm. Herhalde hedeflediğin ironi fazlasıyla gerçekleşmişti. Sonrasında anlaşıldı ki sen bağımsız eleştirel bir performans yapıyordun. Mendillerin üzerinde iğneyle nakşettiğin ''O Mardin Biennial Welcome'' (‘Hoş geldin ey Mardin Bienali’) yazısı vardı. Malzeme olarak mendil seçme nedenin neydi? Ve son olarak mendilin üzerindeki yazıyı bize biraz açabilir misin? O yazıyla bizlere ne anlatmak istedin?

Mehmet Ali Boran: ''Mendilimde Birkaç Oya'' adındaki 3.Mardin Bienalinin açılışında gerçekleştirdiğim performans 1. ve 2. Mardin Bienali’yle gerçekleştirilmeye çalışılan ancak bir türlü tamamlanamayan ve 3. Mardin Bienaliyle devam ettirilmek istenen Mardin'e dair yersiz anlatılarla bezenmiş, bienal ve benzeri etkinliklerin ortaya koymaya çalıştıkları kavramlar etrafında dönen ve oluşturulmaya çalıştıkları algıya karşı bir duruştu.
2010 ve 2012 yıllarında gerçekleşen Mardin bienallerinin açılış törenlerinde bütün geceye ve bienale damgasını vuran davullu zurnalı, sazlı sözlü özellikle şivesi bol olan çocuklarla devam eden bienalde bir eksiklik gözlerden kaçıyordu. Halayın başını çekenlerin ellerinde sallayacak mendilleri yoktu. Ben de bir sanatçı olarak bienal tarafından halay ve benzeri faaliyetlerle oluşturulmaya çalışılan bu algının eksik kalan bu kısmını tamamlamak adına 3. Bienal için kültürel öğelerle bezenmiş bir mendil yapmak için yola koyuldum.
25x25 ebatlarda kırmızı pamuklu bir mendil üzerine klasik bir Mardin silueti düşündüm; bir dağ, dağın sol tarafında cami minaresi, sağında ise kilisenin çan kulesi, bunların üzerinde uçuşan güvercinler, siluetin altında da ''O Mardin Biennial Welcome'' yazısını yerleştirdikten sonra Kızıltepe'de (Mardin) bir terzinin yolunu tuttum. Birkaç hafta sonrada kırmızı pamuklu bezin üzerine nakşedilmiş tasarımım mendile dönüşmüş halde bana teslim edildi. Sarı zarfların içerisine teker teker katlanarak yerleştirilen mendiller 3. Mardin Bienali’nin açılış töreninde konuklara dağıtıldı. Kimileri zarftan mendilleri çıkarıp katladı ve ceketinin mendil cebine yerleştirdi. Bazıları mendilin üzerindeki yazıyı okuyup ''Hoşgeldin Ey(kutsal) Mardin Bienali'' yazısını okuyup burun kıvırdı. Kimisi bunun bienal ekibinin bir armağanı zannedip dostlarına hediye etmek için çantasına yerleştirdi. Birilari de mendili alıp halayın başında sallandırdı ve göbek attı. Şu anda Mardin'de otantik malzemeler satan bir dükkânda satışını gerçekleştiriyoruz.

Mardin Bienali konseptine değinmek istiyorum. ''Mitolojiler''i kavram olarak güncel sanatta nasıl konumlandırıyorsun? Bir ikincisi ölçeği biraz düşürürsek Mardin özelinde ne gibi mitolojik figür ve hikâyeler var? Çünkü 1. ve 2. Mardin Bienallerinin konsepti de aynı minvalde yazıldı, dolayısıyla Mardin'in gerçeği mütemadiyen bir ''mit'' olgusuna bağlanıyor. Bunları bize açabilir misin?
Evet, bağlamından koparılmaya çalışılan bir şehir anlatısı var. Ağızdan ağıza dolaşan anneannemizden annemize, annemizden bize, bizden de çocuklarımıza ve torunlarımıza aktarılan sadece Mardin'e özgü tek gözlü uçan kahraman hikâyelerini duymadım, bilmiyorum. Ancak Mardin'de bir şahmeran hikâyesini herkes kadar ben de iyi bilirim. Hatta bununla ilgili 2013 yılında bir fotoğraf çalışması gerçekleştirdim. Mardin'de güneşli bir günde berber getirip şahmeranı evin damına çıkartıp tıraş ettim, onu gün yüzüne çıkardım. (''Şahmeran'' dijital baskı 2013)
Annemin annesinden dinlemiş olduğu ve annesinin birebir maruz kaldığı cumhuriyet döneminden hemen önce başlayan Ermeni katliamının ne denli korkunç olduğunu anlatan hikâyeleri çokça dinledim. Benim jenerasyonum dâhil burada yaşayan herkesin Ermeni soykırımına dair birçok dinlemişliği vardır. Fatih Akın bunu ''The Cut'' (Kesik) adlı filminde belgeledi.
İlginçtir, bienalin ana mekanlarından ''Mor Efrem Manastırı'' bir Ermeni manastırıdır. Ayrıca bienalin bir diğer ana mekânı olan ''Alman Karargahı'' Atanyam adında varlıklı bir Ermeni ailenin konağıydı. Ama maalesef 3. Mardin Bienalinin de konsepti katliamın 100. yılında mitolojilere bağlandı. Keza 1990'larda yaşanan siyasi çatışmaların 2000'li yılların başında dönüştüğü travmalar ve bugün hala süren politik gerilimler Mardin'de yaşamın ta kendisidir. Tüm bu anlattıklarım Mardin'de gündelik yaşamın bir parçası iken, bienal ekibinin kavramsal çerçevesi mitolojiler olarak belirlendi. Ve ortaya bu şekilde konuldu, ulusal ve uluslar arası medyaya bu şekilde duyuruldu. Mardin'in üzerinden üç koca bienal geçti! 1. ve 2.'si ile ortaya konan konsept yani bu şehir için sorun teşkil ettiği düşünülen veyahut sanatsal bir konu olarak irdelenmesi gereken konulara bu bienallerle çözüm bulunamadı, ya da izleyicilere ‘idrak ettirilemedi’!
Aynı konu 3. Mardin Bienali’nde Ali Artun tarafından bir kez daha kaleme alındı. 1.Mardin Bienali’nde ''Abbara kadabra'' olarak ortaya konuldu. Mardin'in sihirli abbaralarının olduğu ve bu abbaralarının içinde, yanında, ötesinde, berisinde sihirli taşlarla örülü kültürel kardeşlik ve beraberlik hikâyesinin saklı olduğu ve bunların ancak büyücüler aracılığıyla yapacağımız sihirlerle görebileceğimizi bizlere sunmaya çalıştı.
2. Mardin Bienali de 2012 yılında ''Duble Bakış'' başlığıyla hazırlandı. Bu konseptte kavramsal çerçeve şöyle belirlendi ve şunları bizlere irdeletmeye çalıştı: “Mardin'de yapacağınız seyahatlerin sayısını ikiye çıkarın, çünkü Mardin'in büyülü kardeşlik ve kültürel beraberlik ve mimari yapısına bir kere bakarak anlayamazsınız; ikinci bir defa daha bakın, belki büyülü, sihirli, kültürel kardeşlik ve mitos yönlerini görebilirsiniz.” 2. Mardin Bienali sonrası verdiğim röportajda ilk iki Mardin Bienallerindeki konseptlerin aynı olduğuna değinmiştim. Umarım bir daha yazmak veya yeni bir performans yapmak durumunda kalmam.
3. Mardin Bienali ise senin de söylediğin gibi ilk ikisinin devamı niteliğinde. Yani şöyle olmuş oluyor; 1.'sinde bir kavramsal çerçeve belirlendi. Sanatçılar bienal konseptine uygun işler üretti. Küratöryel yerleştirme gerçekleşti. Sanat izleyicileri, sanat tacirleri, basın, galericiler bienali gördü ama maalesef kavramsal çerçeve bienal tarafından bize idrak ettirilmemiş veya biz onu algılayamamış olduğumuzdan ötürü 2. Mardin Bienali de aynı kavramsal çerçevede ve bu kez farklı bir isim altında bizlere sunuldu. 2. bienalde de bu kıymetli konu idrak ettirilmemiş olduğundan olsa gerek 3. Bienalde de yine ''Mitolojiler'' adı altında bizlere sunulmaya başlandı.
13. İstanbul Bienali devam ederken bir internet sayfasında ''Anne, ben hıyar mıyım?'' adında eleştirel bir yazı yayınlayan Ali Artun başta kavramsal çerçeve olmak üzere 13. İstanbul Bienali’ne haklı eleştiriler sıralıyordu. Gezi sonrası İstanbul'da  ''Kamusal Alan'' konseptiyle izleyicilerinin karşısına çıkması büyük bir gaftı. Ayrıca, küratöryel yerleştirmelerden dem vurup İstanbul Bienali’nin, kendisine göre (ki bana göre de öyleydi) arızalarını saptayıp, biz okuyucularına güzel bir metinle sunup,  izleyicileri de ima ederek “Anne, ben hıyar mıyım?” sorusunu sordurtuyordu. Peki, İstanbul Bienali’nin kendi sanatsal hassasiyetlerini sınayarak İstanbul Bienali’ndeki arızalara görünürlük kazandıran Ali Artun Mardin'de neden arızanın kendisi oluyor? Ali Artun'un kendisi de bunun bir bienalden çok kültürel bir etkinlik olduğunun başından farkında mıydı? Avangart dönemlerde bile bu tür reel yaşamla ilintisi kestirilemeyen mitolojiler gibi bir kavramın sanata konu olma gereksinimi duyulmuyorken, sanat ve hayat temasını vurgu metni yapan çağdaş sanatın böylesine hayal ürünü bir konsept üzerinden bienallerin bağlayıcılığı var mıdır? Yoksa söz konusu Mardin olunca hazır kalıpta bir tanım olan kültürel kardeşlik ve ''taş'' hikâyesinin baskınlığı mıdır? Peki, o zaman Ali Artun'a soruyorum, ''İstanbul'da hıyar, Mardin'de cacık mı olduk?''.

Güncel Sanat Gazetesi’nin, Mayıs sayısında Vasıf Kortun'la yapılmış bir röportaj vardı, röportajda ilgimi çeken ki röportajın spotuna da koymuşlardı ''Yakında berberler ve kuaförler de küratör olacaklardır'' cümlesi çok ağır ve anlamlı bir eleştiri gibi geldi. Vasıf'ın altını çizdiği noktadan hareketle, Mardin Bienali sizce kendini iyi anlatıyor mu? Daha açık sorarsak, hangi noktalarda ve ne gibi eksiklikler görüyorsun? 
Mardin Bienali bir küratöryel çalışma yerine küratörsüz bir kolektif yapı içinde çalışmayı deniyor. Bu durumun yani küratöryel çalışmanın bir sergi ve bienal için gerekliliğini tartışması, yeni alternatifler üzerinden bienale bir izahat getirmesi gibi durumları sergi süresince takip etmeye çalışacağız. Bu kolektif yapı içinde daha önce küratöryel çalışmalarını takip ettiğim küratörler ve sanatçılar var. Daha önce yaptıkları küratöryel birçok çalışmanın da bizzat içinde yer aldım. Küratörsüz bienal diyoruz: Bu yerleştirmeyi yapmak için sanatçılar belirlendi, gösterilecek işlerine karar verildi, uygun mekanlar vs. Bunların tamamı birer küratöryel pratik olarak karşımıza çıkıyor. Ve her biri için ayrı ayrı çalışma gerektirir. Dediğim gibi üçüncü bienal için küratöryel çalışmaların sonuçlarını bekleyip görmemiz gerekecek. Bu kolektif (küratöryel yapı) biz izleyicilere bienali izletmeye devam ettirebilecek mi? En basitinden Bienal süresince sayıca çok fazla mekâna yayılmış sergilerin videolarını akşam kapatıp sabah tekrar çalıştırabilecekler mi? Bir önceki bienalde bu problemlerle çok sık karşılaşmıştık.
1. ve 2. Mardin Bienalleri sanatsal bir durumdan ziyade kültürel öğelerin servis edildiği, pazarlandığı, Mardin tanıtım günleri gibi ortaya kondu. 3. Mardin Bienali de kavramsal çerçevesini 'mit' olarak belirlediği anda bu Bienalin de nasıl görkemli etnik bir kültürel etkinliğe dönüşebileceğinin emarelerini veriyordu. Tam da bu noktada ''mendilimde birkaç oya'' adındaki performansıma davetiye çıkarılmış oluyordu.

1. 2. ve 3. Mardin Bienallerinin bu konularda ısrarcı olması, kendini bunun üzerinden dayatması ve sunmasının sebebi bölgeye dair dezenformasyonlar yaratmak mıdır?
Mardin Bienali aracılığı ile konseptle ilişkilendirilmeden yapılan çok iyi ve güzel işler de izledim, gördüm. Tanımadığım uluslararası birçok sanatçının işlerini de bienal aracılığıyla tanıdım. Küratörlerle de tanıştım. Galericiler de gördüm. Bu bir sanat döngüsü ya da algısının oluşması için yeterli bir sebep iken, yüzeyde, çok yüzeyde sanatsal üretim ve sanatın herhangi bir durumu yerine kültürel bir algı operasyonu gibi ısrarla vurgu noktaları bu tür yersiz anlatılara çekilmeye çalışılıyor. Yani sanatsal anlatının kendisi Mardin dağının güneş görmeyen arka yüzünde, kültürel hikayeler ise Mardin dağının güneş gören ön yüzünde (bakı etkisi) bienal adı altında daha suni yollarla yeşertiliyor. Mardin Bienali üzerine basında yer alan haber başlıklarından da bu durumu her şekilde görebilirsiniz. Mesela yine sanatsal bir iddia ile Mardin'de kurulan Sabancı Müzesi’nde üç yıldır bir serginin (Marius Bauer resim sergisi)  devam ediyor olması hangi sanatsal durum ve durumlara işarettir? Sabancı Müzesi İstanbul'daki müzesinde üç ayda bir sergi yeniliyorken Mardin'de neden bir sergi üç yıl boyunca devem ettiriliyor? İlk geldiklerinde çok gülümsüyorlardı ve çok heyecanlıydılar. Şimdilerde aman denilip es mi geçiliyor?
Temennim bir sonraki Mardin Bienalinin dünyanın herhangi bir yerindeki nitelikli bir bienal gibi işlemesi, hem sanatçıların hem de küratöryel çalışmaların bu doğrultuda gerçekleştirilmesidir.

MEHMET ALİ BORAN
Lisans eğitimini 2007 yılında Sakarya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümünde tamamladı. İlk üretimlerini 2009 yılında üreten sanatçı üretimlerine fotoğraf, video ve yerleştirmeler üzerinden devam etti. Kalabalıklar üzerinden ve yaşadığı coğrafyadan hareketle, militarist baskının yarattığı travmayı ve bu travma ile yaşamanın olağanlaşması üzerine işler üretti. Sanatçı, iktidar alanının insanların olağan yaşantısına müdahalesi ile geliştiğine ve bu genişlemenin devamlığı için insan davranışlarına müdahale ettiğine değinirken bu tür bir ortamda bireysel olandan bahsedilemeyeceği gerçekliğini dile getirmeye çalışır. 

ilköğretim ögrencileri ile söyleşi






Yaygara ile yeniden


Etkinlik Hakkında:
Bugünün öznesi tüm iradesiyle, inisiyatifiyle, tercihleriyle kendisini, coğrafyasında ve tarihinde ekonomik, siyasal, sosyo-kültürel, inançsal koşullara rağmen ortaya koyabilmekte midir?.
Hiç kuşkusuz özne, dışındaki dünyayı kendi bakışının sağladığı perspektifle algılayacaktır. Durumları, olayları, ilişkileri, inancını tanımlarken bu bakış açısından faydalanacaktır. Peki alanlarda tezahür eden bu özne tipi tek başına bir şeyleri kavramada yeterli olabilir mi yoksa özne, içinde bir başka özneye ihtiyaç duyar mı?
Bu noktada iki bilme eylemi, ikircikli bir yaklaşım oluşur. Bu ikircikli durum kararsızlıktan çok şüpheciliğe daha yakındır. Özne bu sayede nesnesine yöneldiğinde, oluşan anlamın çeşitliliğini sağlar. Aynı nesne üzerinde farklı anlamlar, bilmeler doğurur. Öznenin hareketini esas alan bu tepkimede paralaks oluşmuştur.
Tüm bu koşullar altında, öznenin hareketini sağlayan yöntemlerden biri olan sanat, düşünceyle varlık arasında açılan bu derin yarık arasına köprü kurması, işlevi açısından ihtiyaca dönüşür. Dolayısıyla Paralaks özne-nesne ilişkisinde oluşacak dialoglar açısından, ihtiyaçtan çok zorunlu bir gerekçedir.

Adres: Arte Sanat, Mutlukent Mahallesi 1920. Cadde No:59, Çayyolu, Ankara, Türkiye






30 Aralık 2014 Salı

SÖYLEŞI

“Sanat hayatı yakalayabildiği oranda vardır oysa “ in the midst of the border” adındaki videoda hayatı anlayabilen, yaşama dair ideası gerçeğe yakın olan sanatçı değil kaçakçıdır. Bu anlamda videoda izleyici için öncü kişilik, örnek şahsiyet olması gereken sanatçı yersiz iddialar yüzünden kaçakçıya rolünü kaptırmıştır”                                                    

MEHMET ALİ BORAN EBRU     YETİŞKİN’İN”BİLİNMEYEN KOD” SERGİSİ ÜZERİNE   SORULARINI YANITLADI


Ebru Yetişkin: Bilinmeyen kod sizin için ne ifade ediyor?

Mehmet Ali Boran: “Bilinmeyen” bilmek fiilinin olumsuzlaştırmış hali; ne olduğuna, nasıl olduğu, nerede ve ne zaman gerçekleştiğine karar verilmeyen ya da daha önce duyulmamış bir durum olarak düşünülebilir yani bilginin öncesi. “Kod” ise bilinmemekle özdeş sayılabilecek gizli kapaklı, üstü örtülü, varlığı bilinen ama halen dokunulmamış, tartışmaya açılmamış ama her an gerekli uygun ortam sağlandığında çözüme uğrayacak bir kavram. İkisi bir arada kullanıldığında ise nereden, nasıl ve ne zaman geldiği kestirilemeyen olumsuzluk ve gizliliği daha sıkı bir şekilde vurgulamaya çalışılan bir tanım cümlesine dönüşmekte. Bir kelime oyunu oluşturulmuş durumda. Oysa bu cümlenin asıl vurgusu olan “kod” kelimesi kavram gereği keşfedilmiş, bir yerlerde bulunmuş ya da varlığından bir zamanlar haberdar olunmuş ama halen dokunulmamış bir kavram yani gidip görüldüğünde, bulunduğunda veya araştırıldığında çorap söküğü gibi yavaş yavaş çözülmeye başlayacak bir durumda maalesef. Maalesef diyorum çünkü görüldüğü kadar güçlü bir kavram değil, fark edilmiş olması bile onu zaman içinde “kod” olmaktan çıkmasını sağlamaya yetecek. “Bilinmeyen” kelimesiyle perçinlenen bu kavram, yukarıda da değindiğim gibi bir yerlerde bulunuyor ve tanınıyor olmasından kaynaklı bil(inmeyen)gi ulaşılmıştır. Bu şekilde adlandırılmıştır.

Katı olanın buharlaşmasından sebeple bu bil(inmeyen)gi’de kendini açacaktır yani “kod” gizlenmiş, aşırı çözümsüz çelikten kafeslerde gizlenen bir durum, vaziyet değil; bilinmeyenin şekillendirdiği bir hal sadece. Tıpkı sergimizde farklı farklı çalışmalarda ortaya koyduğumuz üretimlerimizin içinde yer alan “kod” ların yine “bilinmeyen kod” sergisiyle çözülmeye başlaması gibi. “The gate” adlı 2013 yılında ortaya koyduğum 1.52 saniyeden oluşan videomda görülen kapalı kapıların ardı ardına açılmasıyla devam eden, her gösterilen kapalı kapının izleyiciye kapının ardına ve dışarıya dair bir “kod” olduğunu sinyalini verirken aynı zamanda bu “kod” lar izleyicide kapılar kapalı halde iken çözülmeye başlar. En basitinden izleyicinin kapının olduğu yerde bir geçiş noktasının varlığından haberdar olması ve bu durumda bir içeri ve bir dışarının varlığı bir “kod”un bilinmesi için bir ipucudur, bir çözülme anıdır. Video ardı ardına açılan kapılarla devam eder.

E.Y: Sergideki işleriniz ile bugünün dijital teknolojilerinin hakim olduğu bir dünyaya nasıl bir bakış sunuyorsunuz?

M.A.B: Bilinmeyen “kod” sergisinde yeni medya tekniklerine eğreti bir bakış sunduk. Yeni medya tekniklerinin ön gördüğü daha fazla teknoloji ve daha fazla dijitalleşmek gibi gereklilikler noktasında sanatçı, küratör ve sergi üçlemesinde birbirimizi yakalamaya çalıştığımız durumlar oldu. Bu yakalamaca sergi fikrinin tartışılmaya başlandığı ilk günden, sergi gerçekleşinceye kadar olan süreç boyunca devam etti. Üretmeye başladığım ilk dönemlerden bugüne, üretimlerim üzerinden ile yakalamam gereken dijital teknolojiler beni beyaz tavşan misali peşinden koşturdu. Bu tavşanla geceleri düz ovada her karşılaştığımda gözlerindeki ışıltı ödümü koparıyor ve her defasında peşinden kopamıyorum.

Sıklıkla dijital teknolojiler aracılığıyla üretimlerini ve izahatlarımı gerçekleştiriyorum.
Bu izahatlarımı çok büyük sözler söylemeden, büyük iddialar ortaya koymadan üretimlerimi sunmaya özen gösteriyorum. Sanat üzerinden büyük iddialar, büyük söylemler ortaya koymak yerine bu iddialar ve söylemlerin biraz daha kökte bulunan nedenlerine bir bakış attırmaya çalışıyorum. Büyük iddialar içinde kendini sınıra vuran sanatçı ile sıradan bir kaçakçının diyaloglarını işlediğim videoda bir kaçakçının sanatçıya nazaran hayatı naif  bir yönden ele alan algısıyla, büyük vaatleri omzuna yükleyen sanatçıya biraz sıradanlaşması gerektiği ve bu yersiz sanatçı triplerini bir kenara bırakıp gerçek hayata dönme nasihati verdiği “in the midst of the border” adındaki videom da olduğu gibi hayata realist çizgiler doğrultusunda bakışlar sunuyorum.

E.Y: Kodları yazmadan kodların açtığı bir dünyada yaşamak sizce neden eğreti bir durum?

M.A.B:
Sergi sanatçı, kodlar, küratör, bilinmezlik… Ortak payda olarak kodlar üzerine gerçekleşen eylemsellikler oldu. Küratör taslak ve sunumunu; sanatçılar da üretimlerimizi “kod”lar etrafında dolaşıp anlatımlarımızı daha fazla nasıl dijitalleştirebiliriz kaygısını bir yandan güttük. Uzunca bir zamandır yeni medya teknikleri üzerine çalışan ve sergiler yapan bir küratörle çalışıyorduk. Dolayısıyla bu sunum onun düşündüğü şekliyle kurgulanacaktı. Kurguyu da sanatçılar olarak müdahil olan bizlerde küratörün ortaya koyacağı sergiyi, yakalamamız gereken bir durumla karşı karşıya kalıyorduk. Küratör bizi, biz küratörü bir anlamda yakalamak için çabaladık. Dijital anlatımın hakim olduğu yeni medya sanatlarına küratör sanatçı ve sergi yakalamaca içinde kimi işlerimi revize ettim, kimilerini de üretirken daha fazla dijitalleştirmek içen çaba sarf ettim. Bu yakalamaca benim için farklı bir deneyime dönüştü. Sergide yer alan 2011 yılında “devre arası


 
adındaki köşeye sıkışan insanları gösterdiğim fakat işimde “bilinmeyen kod” sergisine özel kimi dijital eklemeler yaptım.
“Devre arası'nda “bilinmeyen kod” sergisinde yerleştirme ve sergi mekanına gelen izleyicilerin fotoğrafı temaşa ettikleri anda, bir kamera aracılığı ile kayıt edip temaşa edeninde enteraktif bir şekilde fotoğrafta sıkıştırılan insanlara dönüşmeleri söz konusu oldu. İşte tam da bu ve bunun gibi dijital müdahaleler eğreti bir bakışı oluşturuyor.




E.Y: Sergideki işlerinizden birinden yola çıkarak izleyici ile neler paylaşmak istersiniz?

M.A.B : “in the midst of the border” 



adındaki  5. 10 saniyelik videomda ele aldığım bir kaçakçı ile bir sanatçının sınırın bir yakasından bir başka yakasına yasal olmayan yollarla geçmeye çalışmalarının daha doğrusu kaçakçının sanatçıyı geçmesine yardımcı olmaya çalışırken, kaçakçı ile sanatçı arasında başlayan bir muhabbete odaklanır. Sanatçı bulunduğu yerden bir başka yere sanat götürme iddiasındadır. Sanatçı yanına aldığı çantasında onlarca bilinmeyen kod ile birlikte ümitlenmiştir. Sınırın diğer yakasına geçecek ve orada daha önce yaşadığı yerden getirdiği sanattı yayacak ve bu vesile ile insanların daha mutlu, refah ve sevgi dolu yaşamalarını sağlayacağına olan inancı büyüktür. Ancak sınırın içinde ilerledikçe kaçakçı sanatçının yanında sakladığı kodlarını yavaş yavaş çözer. Sanatçı konuştukça kodlar çözülür. Kodlar çözüldükçe de gerçek sanatçının yüzüne vurulur ve sanatçı kaçakçının ifade ettiği bu gerçeklere bir yerde hak verir gibidir. Buda amacının sekteye uğratacak bir sebep olacağı için git gide sinirlenir. İyilikten, güzellikten yana duran sanatçıdan sert bir sanatçıya dönüşür. Sanat hayatı yakalayabildiği oranda vardır oysa “ in the midst of the border” adındaki videoda hayatı anlayabilen, yaşama dair ideası gerçeğe yakın olan sanatçı değil kaçakçıdır. Bu anlamda videoda izleyici için öncü kişilik, örnek şahsiyet olması gereken sanatçı yersiz iddialar yüzünden kaçakçıya rolünü kaptırmıştır.

E.Y: Sergiyi gerçekleştirme süreci ile ilgili paylaşmak istediğiniz bir şeyler var mı?

M.A.B: Bebek’te bir kahvehane’de sergi fikrini masaya yatırdık. 2011 senesinde sanatçı olarak yer aldığım karma bir serginin hem katalog hem de konuşmacısıydın ( Ebru Yetişkin )
Tanışıklığımız oradan diye hatırlıyorum ( yanlış hatırlıyorsam düzelt lütfen) sergi serüveni içinde başlayan arkadaşlığımız, yeni bir sergi fikri ile devam etti. Derken bir gün projeleri hazırlayıp masaya oturduk, birbirimizi ikna çabaları sergi taslağını oluşturdu o masada üzerine konuşulan sergi kararlı ve titiz bir çalışma sonucu küratör tarafından bu günkü haline evirildi. Bu bizim aramızdaki sanatsal bir süreçti perde arkasında ise canımızı okuyan, can sıkıcı, mide bulandıran, sergi için mekan ve sponsor bulma gibi aşırı can sıkıcı durumlar…
İstanbul’da bulunan onlarca galeri ile görüşüldü, yazışmalar yapıldı her defasında projeyi iyi bulan galeriler bir süre sonra kendi sanatçıları dışında ve dışarıdan bir küratörle sergi yapmaktansa kendi sanatçısına yönelmeyi daha makul bulup, gülümseyen bir e-posta ile projenin çok olduğunu ancak diye devam eden e-posta’lar her defasında sergi fikrinden alı koysa da Ebru’nun elini masaya vurup bu sergi o-la-cak demesi ile yeniden ruh buldu ve sergi şu an halen Maslak 42’de 31 Aralığa kadar izlenebilir.


17 Kasım 2014 Pazartesi

BİLİNMEYEN KOD'TAN GORÜNTÜLER





art full iving

< Bilinmeyen Kod :
Yeni Medya Tart full ivingoplumlarına Eğreti Bir Bakış >

253
12/11/14
İstanbul pürtelaş... Çağdaş sanat fuarlarında giderek payını ve tartışma platformunu artıran dijital sanatlar, bu yıl birbirine yakın tarihlerde düzenlenen Contemporary Istanbul Çağdaş Sanat Fuarı, Amber Sanat ve Teknoloji Festivali ve Makers Fuarı ile karşımıza çıkıyor. Teknoloji, bilim ve sanatı bir araya getiren bu etkinlikler yalnızca video işlerini değil aynı zamanda ses ve ışık enstalasyonlarını, kuramsal tartışmaları, etkileşimli ve jeneratif sanat işlerini, iç mekân mapping projelerini ve robotik tasarımları kapsıyor; yeni medya sanatlarının ekran sanatları olarak algılanmasına müdahale ediyor. 
Ticari galerilerin yanı sıra tasarım ve mimarlık stüdyolarını ve hatta bu alanlarda çalışan yazılım ve teknoloji firmalarını projenin içine çekmeyi arzulayan bu etkinlikler, yeni medya kültürünün müşterekler lehine yayılmasına da aracılık ediyor.

Contemporary Istanbul Fuarı dahilinde ayrıca 42Maslak Art!Space’te 13 Kasım – 11 Aralık tarihleri arasından düzenlenen ve yeni medya kültürlerine eğreti bir bakış sunan “Bilinmeyen Kod” başlıklı bir sergi de bulunuyor. Fotoğraf ve video çalışmalarıyla dijital teknoloji toplumlarını yansıtan Mehmet Çeper ve Mehmet Ali Boran’ın çalışmaları dijital teknolojilerle birlikte yaşarken ortaya çıkan ironiyi ve gündelik paradoksal halleri yakalayabilmesi nedeniyle dikkat çekiyor.

Bugün yeni medya teknolojilerini kodların hayatımızı nasıl dönüştürdüğünü ve bizi nasıl belirlediğini bilmeden kullanmaktayız. Bu tehlikeli bir durum olabilir. Artık oyunun kurallarını tamamen kavrayamıyoruz. Kodları yazmadan ve bilmeden yaşıyoruz.

Her ne kadar teknikle ilgili birçok karar almak zorunda kalsak da, ne dijital teknolojilerdeki kodlarla tam olarak ne oynandığını, ne de onlarla birlikte tam olarak neyin dönüştüğünü kavrayabiliyoruz. Teknolojik dönüşümün ve bu teknolojik dönüşümle ilgili yönetim zihniyetinin yol açtığı sonuçların giderek bizim sorumluluğumuzdan uzaklaştığını hissediyoruz.

Birebir gündelik gerçeklikte teknolojik, siyasi, ekonomik ve toplumsal dönüşümlerin uzun vadeli sonuçlarının ne olacağını ayırt edemiyoruz. Bu, bizim için bir bilinmeyen kod. Bugün zamanımızın dilini tam olarak bilmeden yaşıyoruz. 

Bilinmeyen Kod, dijital teknolojilerin yüceleştirilmesini içselleştirerek gerçekçi bir yaklaşım öneriyor. Haneke’nin başyapıtlarından biri olan “Bilinmeyen Kod: Bazı Gezilerin Tamamlanmamış Hikayeleri” (2000) adlı filmden ilham alan sergi, gündelik hayatın içindeki mikro-zamanlara ve mikro-mekânlara sızmış çelişkili durumların nasıl deneyimlendiğine odaklanıyor. 

Kod yaratmak, toplumsal ve iletişimsel bir eylem. İşbirliği, uzlaşma ve sorun çözme süreçlerini içeriyor. Kodların nasıl çalıştığını bilmediğimiz takdirde işbirliği, uzlaşma ve sorun çözmeye dair çağdaş süreçlerin nasıl işlediğini kavrama ve bu süreçleri yaratma yöntemlerimiz de kısıtlanıyor.

Tam olarak bilmediğimiz ve ancak yaparken deneyimlediğimiz güncel yaşamın akışında, “Bilinmeyen Kod", tamamlanmamış hallere odaklanıyor. Nitekim bu tamamlanmamışlık halleri, bugün ancak birbiriyle ilişkiye geçtiğinde başkalık yaratma potansiyelini harekete geçirebiliyor. Bu yüzden bir diğeriyle nasıl etkileşime geçtiğimizi belirleyen kodlar ile kodların nasıl yazıldığını ve çalıştığını bilmek önemli.

Sergideki sanatçılar, işte bu bilinmeyen kodlar üzerine kurulu güncel yaşam fragmanlarını ancak birinin diğeriyle karşılaşarak başka bir şeyi açığa çıkardığı anlık durumlarla kesiyor. Böylelikle sergide, bilinmeyen ancak tam da sanatsal eylem koşuluyla izi sürülen siyasi, ekonomik ve toplumsal kodlarla birlikte çalışılıyor. 

Günümüz koşullarında bilgi-iktidarın nasıl yeniden üretildiğini, hatta kalmaya çalışanların ve hatta kalamayanların eylem yolları izlenerek keşfedilmeye çalışılıyor. Sanata, sanatçıya ve sanat eleştirmenine atfedilmiş güncel işlevler güncel kodlarla yeniden sorgulanıyor.  

12-13 Kasım'da, Haliç Kongre Merkezi'nde, Turkcell Teknoloji Zirvesi ile aynı anda yapılacak ilk Istanbul Mini Maker Fuarı ise “kendin yap” kültüründen beslenerek çalışma üretenleri bir araya getiriyor. Bir ilk olması nedeniyle de önemli bir etkinlik olarak not edilmeli. Dijital sanatların belki de en demokratik boyutlarından birini hayata geçiren Maker hareketi, gelişen teknoloji ile beraber, insanın yapma, üretme ve paylaşma içgüdüsünü kolayca tatmin etmesi ile ortaya çıkan ve adı her geçen gün daha da fazla duyulan bir hareket.

Dünyada yeni medya sanatıyla ilgili oluşmuş bir pazar olup olmadığına bakacak olursak, giderek hızla değişen bir trendin olduğunu kavramak zor olmaz. Güzel sanatlar çevresindeki koleksiyonerler, her ne kadar işlerin sergilenme, saklama ve arşivleme sorunlarının yanı sıra özel mülkiyetle ilgili meselelerin nasıl çözüleceğini kestirememekten dolayı, dijital sanat işlerini almakta bugüne kadar çekimser kalsalar da, güncel ekonomik modellerle işin içinden çıkmaya başladılar.
Malum, denklemin ekonomik tarafını değiştirebilirseniz, işlerin rengi de değişmeye başlar. Örneğin İskele47’nin atölyenin çıktılarını sanat ve ticaret dünyası ile buluşturan Erdem Dilbaz’ın kurucuları arasında yer aldığı Nerdworking, bunu sağlayan önemli aktörlerden biri.

Diğer bir örnek ise eserlerin satışına yönelik çevirimiçi müzayedeler ile ilgili. 2011 yılında kurulan Undeterred, Paddle8 adlı çevrimiçi bir müzayede evi, geçtiğimiz yıl ilk kez yalnızca dijital sanatlara ayrılan bir müzayede gerçekleştirdi. Bu etkinlikte 16.000 dolara satışı yapılan en yüksek fiyatlı iş, bu yılki müzayedede yaklaşık 3 katına çıkarak dijital sanatlarda yükselen ivmeyi bize bir kez daha gösterdi. Michael Staniak’ın 1982 tarihinde yaptığı IMG-885 (holografik) adlı iş, grafik arayüzlere sahip dokunmatik ekranlı araçlar, akıllı telefonlar, kişisel bilgisayarlar ve internet gibi dijital teknolojilerin estetiği ile resim sanatını birleştiren bir niteliğe sahip. “Kendimi internette gezinme eylemi ve internet estetiği ile iş üreten bir internet-sonrası sanatçısı olarak görüyorum” diyen sanatçının işi, dijital ve fiziksel arasındaki ayrımın giderek ayırt edilememesi üzerine kurulu.

Dijital efektleri, dijital olmayan unsurlarla yeniden üreterek dijital sanat estetiğini oluşturan Ayşe Gül Süter’in son dönem çalışmalarında da bu simülasyona dayalı ışık, hareket, ses ve yansıma gibi temel unsurlarla oynandığını görüyoruz. Son olarak farklı kuş sürülerini anımsatan 2 boyutlu animasyonları yerleştiren Süter için dijital sanatlar, her ortama uygulanabilirliğinden dolayı giderek daha fazla ilgi çekiyor ve genel izleyiciyle buluşuyor.
2012 yılında Ozan Türkkan ile birlikte Akbank Çağdaş Sanat Atölyesi’nde gerçekleştirdiğimiz “Yeni Medya Sanatları Nasıl Okunabilir?” başlıklı atölye çalışması ve seminerde de dijital sanat işlerinin satışı ve arşivlenmesi konusuna bir gün ayırmıştık. 

İnteraktif işlerin alınıp satılması, bireysel koleksiyonerler için hala epey zor ve meşakkatli. Bu konuyla ilgili bilgi edinilmesi gerekiyor. Kurumsal firmalar bu işlere daha çok ilgi gösteriyor. Turkcell, Vestel ve TTNET gibi kurumlar ARGE ve pazarlamaya yatırım yaparken henüz bu sanatların önemini kavrayamamış gibi duruyor. Öte yandan, 42Maslak gibi bir kurum, dijital sanatlara ilgi duyan ve bir dijital sanat koleksiyon oluşturmayı talep eden yegane aktörlerden biri olarak karşımıza çıkıyor. 

Türkkan, 2015 yılından sonra İstanbul’da dünyanın diğer ülkelerine göre yeni medya sanatıyla ilgili eserlerin daha çok alınıp satılacağını öngörüyor: “Burada sermaye kesiminin de yeni medya sanatlarına ilgili göstermesi dikkat çekici. Önceden sadece elit kesim bu işlere ilgi gösterirdi. Bugün ise bu alanda üretenler giderek artıyor. Bir de şu çok etkiliyor. Büyük dijital projelerin sahipleri de yeni medya sanatıyla ilgili işlere yönelmeye başladı.” 

Ancak sanatçılar, küratörler ve kurumlar arasında ilişkiler ve b(ağ)lar Türkiye’de hala gelişmeye çok açık. 2000’lerin başında yakalanan ivme hız kesiyor ve bireysel çabalara terk ediliyor gibi duruyor. Kurumlar ve kurumların başındaki kişiler hala çekimser sayılabilir. Klasik sponsorluk ve isminin gözükmesi peşine takılmış miyadı dolmuş bir zihniyet, bu değişimi nasıl yutacağını ve hazmedeceğini bilemiyor gibi duruyor. Oysa dijital sanatlar, paylaşıma ve etkileşime açık  bir yapıya sahip. Tek gereken teşvik, vizyon ve özgüven.

Yine de daha somut sorunlar halen merak konusu. Örneğin dijital sanat işlerinin nasıl satılabileceği ve arşivlenebileceği ile ilgili. Türkkan bu konudaki süreci şöyle açıklıyor: “Burada işin ilk önce kaç edisyon olacağına karar veriliyor. Ayrıca eserlerin sertifikalarını hazırlıyoruz. Bu sertifikaların tekil olmasına özen gösteriyoruz. Sertifikada kaç edisyon olduğu, muhafaza etme koşulları ve alıcının ismi gibi bilgiler yer alıyor. Son olarak da, sanatçının imzası bu sertifikada bulunuyor.” Koleksiyoner, cebinde bu sertifika ve minik bir USB bellek ile evine dönüyor. ABD’de ise dijital sanat eserlerini arşivleyen sivil toplum kuruluşları var. Sanatçılar eserlerini bu kuruluşlarla paylaşarak eserlerinin saklanabilmesini ve farklı formatlara aktarılabilmesini güvence altına alarak kalıcılığı sağlıyor.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, dünyada yükselen dijital sanatların Türkiye’de bir pazarlama ve tanıtım aracı olarak görülmekten çıkarak, açık fikirli ve yenilikçi büyük şirketler ile üniversitelerin faaliyetleriyle iç içe geçmesi gerekiyor. Dijital sanatların ve ilgili sanatsal, bilimsel ve teknolojik etkinlikler ile bilgi üretiminin kurumların yatırımıyla büyümesi önümüzdeki adımlardan biri. Ve bunu ancak gerçekleştirirken ve yaparken deneyimleyebiliriz.


  • Yatay, Dikey, 2014 Mehmet Çeper Yerleştirme


  • Mehmet Ali Boran, Alan Savunması, 2011 Fotoğraf Yerleştirme 80x120


  • Kapı, 2013 Mehmet Ali Boran, Video 2'57"


  • Yatay, Dikey, 2014 Mehmet Çeper Yerleştirme

BİLİNMEYEN KOD' TAN KÜPÜR












Sanat Fuarı’nda ‘Mülksüzleş’ sergisi

İSTANBUL
Güncellenme : 19.10.2014 07:15
Artist 2014 / 24. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı, 8 Kasım’da “İçimizdeki Öteki” temasıyla organize ediliyor. Fuar etkinlikleri yaklaşık bin sanatçının işlerinin sergilendiği galeriler, bağımsız grup ve inisiyatiflerle birlikte 150’ye yakın genç sanatçıya ev sahipliği yapacağı ifade edildi. Ayrıca 10 yıldır genç sanatçılara, gruplara, inisiyatiflere ve üniversitelerin güzel sanatlar fakültesi öğrencilerine yer veren ARTİST 2014, 8 No’lu salonda bağımsız genç sanatçılara yer verecek. Fuar “Mülksüzleş” isimli disiplinlerarası bir sergiye de ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü Ali Şimşek’in üstlendiği sergi; mülk, mülksüzleşme ve ütopya konularına odaklanıyor. Ayrıca sergiye paralel olarak düzenlenecek söyleşi ve panellere sanatçı, akademisyen, eleştirmen, uzman ve kurum temsilcileri konuk edilecek. Fuar kapsamında Yunanistan’ın önde gelen galerileri ilk kez Türkiye’de yer alacak. 24. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı, TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım AŞ ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğiyle düzenlenen 33. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı ile eş zamanlı gerçekleştirilecek.

MÜLKSÜZLEŞ





MÜLKSÜZLEŞ!
(08 – 16 Kasım 2014)
Tüyap
Küratör: Ali Şimşek
Jean-Jacques Rousseau, ünlü çalışması Toplum Sözleşmesi’nde şöyle diyordu: İnsan özgür doğar; oysa her yerde zincire vurulmuştur.
Mülk tarih boyunca en sorunlu ve zorunlu kavramlardan olmuştur. Kimileri için en temel insan hakkı, adaletin temelidir. Kimileri için ise “mülkiyet hırsızlıktır”. Tarih boyunca birbirinden farklı düşünceler mülkiyetle hesaplaştılar. Mülk bir doğa mıydı; ya da tanrısal bir hakikat? Ütopyacılar onu ortadan kaldırmaya çalıştılar, mücadele ve acıyla. Mülksüzleştirme ilişkileri bütün hızıyla sürüyor. Kent koca bir piyasa gibi milim milim parselleniyor, sapsarı vinçlere. “Mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmek” uzakta bir ütopya gibi parlarken; Mülksüzleş! Bir kurtulma belki de. TÜYAP Artist 2014′de bu yıl disiplinlerarası bir sergiyle mülk, mülksüzleşme ve ütopyaya odaklanıyor.

SANATÇILAR:

Güneş Acur, Bora Akıncıtürk, Cüneyt Aksoy, Serkan Akyol, Yiğit Altıparmakoğulları Anti-Pop,Rafet Arslan, Ahmet Aydın Atmaca, Yusuf Aygeç, Levent Aygül, Bora Başkan, Adem Başpınar, Zeynep Beler, Murat Berköz, Deniz Beşer, Furkan “Nuka” Birgün, Erim Bikkul,Mehmet Ali Boran, Cins, Antonio Cosentino, Yağmur Çalış, Serkan Çatar, Barış Çavuş, Fulya Çetin, Neşe Çetin, Kıymet Daştan, Serkan Demir, Erkan Doğanay, Leyla Emadi, Nazım Serhat Fırat, Leyla Gediz, Murat Germen, Deniz Gökduman, Genco Gülan, Murat Gündüz, Engin Güneysu, Khaled Hafez, Serap İskender, Osman Nuri İyem, Gülüstan Karagüzel, Dila Karpat,Fazilet Kendirci, Ahmet Kiracı, Seydi Murat Koç, 42 Kolektif, Gizem Kovankaya, Mustafa Kula,Gizem Malkoç, Manbor, Taylan Mintaş, Şükran Moral, Ayhan Mutlu,  Ezgi Mutlu, Ercan Olgun,Onston, Ali İbrahim Öcal, Ayşenur Önemci, Can Özal, Mehmet Özenbaş, Emir Özer, Ferhat Özgür, Mahmut Öztürk, Beyza Paksın, Sinem Pehlivan, Çetin Pireci, Deniz Pireci, Neriman Polat, Defter Kazıyıcıları Kooperatifi-Ali Mete Sancaktaroğlu, Gazi Sansoy, Çağrı Saray, Nejat Satı, Şevket Sönmez, Füruzan Şimşek, Tantinist, Tan Taşpolatoğlu, Özge Topçu, Murat Tosyalı, Nesli Türk, Ekin Urcan, Meltem Yakın Üldes, Eşref Yıldırım-Serden Salman, Nalan Yırtmaç, Serkan Yüksel, Fani Zguro, Yücel Zorlu,