30 Aralık 2014 Salı

SÖYLEŞI

“Sanat hayatı yakalayabildiği oranda vardır oysa “ in the midst of the border” adındaki videoda hayatı anlayabilen, yaşama dair ideası gerçeğe yakın olan sanatçı değil kaçakçıdır. Bu anlamda videoda izleyici için öncü kişilik, örnek şahsiyet olması gereken sanatçı yersiz iddialar yüzünden kaçakçıya rolünü kaptırmıştır”                                                    

MEHMET ALİ BORAN EBRU     YETİŞKİN’İN”BİLİNMEYEN KOD” SERGİSİ ÜZERİNE   SORULARINI YANITLADI


Ebru Yetişkin: Bilinmeyen kod sizin için ne ifade ediyor?

Mehmet Ali Boran: “Bilinmeyen” bilmek fiilinin olumsuzlaştırmış hali; ne olduğuna, nasıl olduğu, nerede ve ne zaman gerçekleştiğine karar verilmeyen ya da daha önce duyulmamış bir durum olarak düşünülebilir yani bilginin öncesi. “Kod” ise bilinmemekle özdeş sayılabilecek gizli kapaklı, üstü örtülü, varlığı bilinen ama halen dokunulmamış, tartışmaya açılmamış ama her an gerekli uygun ortam sağlandığında çözüme uğrayacak bir kavram. İkisi bir arada kullanıldığında ise nereden, nasıl ve ne zaman geldiği kestirilemeyen olumsuzluk ve gizliliği daha sıkı bir şekilde vurgulamaya çalışılan bir tanım cümlesine dönüşmekte. Bir kelime oyunu oluşturulmuş durumda. Oysa bu cümlenin asıl vurgusu olan “kod” kelimesi kavram gereği keşfedilmiş, bir yerlerde bulunmuş ya da varlığından bir zamanlar haberdar olunmuş ama halen dokunulmamış bir kavram yani gidip görüldüğünde, bulunduğunda veya araştırıldığında çorap söküğü gibi yavaş yavaş çözülmeye başlayacak bir durumda maalesef. Maalesef diyorum çünkü görüldüğü kadar güçlü bir kavram değil, fark edilmiş olması bile onu zaman içinde “kod” olmaktan çıkmasını sağlamaya yetecek. “Bilinmeyen” kelimesiyle perçinlenen bu kavram, yukarıda da değindiğim gibi bir yerlerde bulunuyor ve tanınıyor olmasından kaynaklı bil(inmeyen)gi ulaşılmıştır. Bu şekilde adlandırılmıştır.

Katı olanın buharlaşmasından sebeple bu bil(inmeyen)gi’de kendini açacaktır yani “kod” gizlenmiş, aşırı çözümsüz çelikten kafeslerde gizlenen bir durum, vaziyet değil; bilinmeyenin şekillendirdiği bir hal sadece. Tıpkı sergimizde farklı farklı çalışmalarda ortaya koyduğumuz üretimlerimizin içinde yer alan “kod” ların yine “bilinmeyen kod” sergisiyle çözülmeye başlaması gibi. “The gate” adlı 2013 yılında ortaya koyduğum 1.52 saniyeden oluşan videomda görülen kapalı kapıların ardı ardına açılmasıyla devam eden, her gösterilen kapalı kapının izleyiciye kapının ardına ve dışarıya dair bir “kod” olduğunu sinyalini verirken aynı zamanda bu “kod” lar izleyicide kapılar kapalı halde iken çözülmeye başlar. En basitinden izleyicinin kapının olduğu yerde bir geçiş noktasının varlığından haberdar olması ve bu durumda bir içeri ve bir dışarının varlığı bir “kod”un bilinmesi için bir ipucudur, bir çözülme anıdır. Video ardı ardına açılan kapılarla devam eder.

E.Y: Sergideki işleriniz ile bugünün dijital teknolojilerinin hakim olduğu bir dünyaya nasıl bir bakış sunuyorsunuz?

M.A.B: Bilinmeyen “kod” sergisinde yeni medya tekniklerine eğreti bir bakış sunduk. Yeni medya tekniklerinin ön gördüğü daha fazla teknoloji ve daha fazla dijitalleşmek gibi gereklilikler noktasında sanatçı, küratör ve sergi üçlemesinde birbirimizi yakalamaya çalıştığımız durumlar oldu. Bu yakalamaca sergi fikrinin tartışılmaya başlandığı ilk günden, sergi gerçekleşinceye kadar olan süreç boyunca devam etti. Üretmeye başladığım ilk dönemlerden bugüne, üretimlerim üzerinden ile yakalamam gereken dijital teknolojiler beni beyaz tavşan misali peşinden koşturdu. Bu tavşanla geceleri düz ovada her karşılaştığımda gözlerindeki ışıltı ödümü koparıyor ve her defasında peşinden kopamıyorum.

Sıklıkla dijital teknolojiler aracılığıyla üretimlerini ve izahatlarımı gerçekleştiriyorum.
Bu izahatlarımı çok büyük sözler söylemeden, büyük iddialar ortaya koymadan üretimlerimi sunmaya özen gösteriyorum. Sanat üzerinden büyük iddialar, büyük söylemler ortaya koymak yerine bu iddialar ve söylemlerin biraz daha kökte bulunan nedenlerine bir bakış attırmaya çalışıyorum. Büyük iddialar içinde kendini sınıra vuran sanatçı ile sıradan bir kaçakçının diyaloglarını işlediğim videoda bir kaçakçının sanatçıya nazaran hayatı naif  bir yönden ele alan algısıyla, büyük vaatleri omzuna yükleyen sanatçıya biraz sıradanlaşması gerektiği ve bu yersiz sanatçı triplerini bir kenara bırakıp gerçek hayata dönme nasihati verdiği “in the midst of the border” adındaki videom da olduğu gibi hayata realist çizgiler doğrultusunda bakışlar sunuyorum.

E.Y: Kodları yazmadan kodların açtığı bir dünyada yaşamak sizce neden eğreti bir durum?

M.A.B:
Sergi sanatçı, kodlar, küratör, bilinmezlik… Ortak payda olarak kodlar üzerine gerçekleşen eylemsellikler oldu. Küratör taslak ve sunumunu; sanatçılar da üretimlerimizi “kod”lar etrafında dolaşıp anlatımlarımızı daha fazla nasıl dijitalleştirebiliriz kaygısını bir yandan güttük. Uzunca bir zamandır yeni medya teknikleri üzerine çalışan ve sergiler yapan bir küratörle çalışıyorduk. Dolayısıyla bu sunum onun düşündüğü şekliyle kurgulanacaktı. Kurguyu da sanatçılar olarak müdahil olan bizlerde küratörün ortaya koyacağı sergiyi, yakalamamız gereken bir durumla karşı karşıya kalıyorduk. Küratör bizi, biz küratörü bir anlamda yakalamak için çabaladık. Dijital anlatımın hakim olduğu yeni medya sanatlarına küratör sanatçı ve sergi yakalamaca içinde kimi işlerimi revize ettim, kimilerini de üretirken daha fazla dijitalleştirmek içen çaba sarf ettim. Bu yakalamaca benim için farklı bir deneyime dönüştü. Sergide yer alan 2011 yılında “devre arası”


 
adındaki köşeye sıkışan insanları gösterdiğim fakat işimde “bilinmeyen kod” sergisine özel kimi dijital eklemeler yaptım.
“Devre arası'nda “bilinmeyen kod” sergisinde yerleştirme ve sergi mekanına gelen izleyicilerin fotoğrafı temaşa ettikleri anda, bir kamera aracılığı ile kayıt edip temaşa edeninde enteraktif bir şekilde fotoğrafta sıkıştırılan insanlara dönüşmeleri söz konusu oldu. İşte tam da bu ve bunun gibi dijital müdahaleler eğreti bir bakışı oluşturuyor.




E.Y: Sergideki işlerinizden birinden yola çıkarak izleyici ile neler paylaşmak istersiniz?

M.A.B : “in the midst of the border” 



adındaki  5. 10 saniyelik videomda ele aldığım bir kaçakçı ile bir sanatçının sınırın bir yakasından bir başka yakasına yasal olmayan yollarla geçmeye çalışmalarının daha doğrusu kaçakçının sanatçıyı geçmesine yardımcı olmaya çalışırken, kaçakçı ile sanatçı arasında başlayan bir muhabbete odaklanır. Sanatçı bulunduğu yerden bir başka yere sanat götürme iddiasındadır. Sanatçı yanına aldığı çantasında onlarca bilinmeyen kod ile birlikte ümitlenmiştir. Sınırın diğer yakasına geçecek ve orada daha önce yaşadığı yerden getirdiği sanattı yayacak ve bu vesile ile insanların daha mutlu, refah ve sevgi dolu yaşamalarını sağlayacağına olan inancı büyüktür. Ancak sınırın içinde ilerledikçe kaçakçı sanatçının yanında sakladığı kodlarını yavaş yavaş çözer. Sanatçı konuştukça kodlar çözülür. Kodlar çözüldükçe de gerçek sanatçının yüzüne vurulur ve sanatçı kaçakçının ifade ettiği bu gerçeklere bir yerde hak verir gibidir. Buda amacının sekteye uğratacak bir sebep olacağı için git gide sinirlenir. İyilikten, güzellikten yana duran sanatçıdan sert bir sanatçıya dönüşür. Sanat hayatı yakalayabildiği oranda vardır oysa “ in the midst of the border” adındaki videoda hayatı anlayabilen, yaşama dair ideası gerçeğe yakın olan sanatçı değil kaçakçıdır. Bu anlamda videoda izleyici için öncü kişilik, örnek şahsiyet olması gereken sanatçı yersiz iddialar yüzünden kaçakçıya rolünü kaptırmıştır.

E.Y: Sergiyi gerçekleştirme süreci ile ilgili paylaşmak istediğiniz bir şeyler var mı?

M.A.B: Bebek’te bir kahvehane’de sergi fikrini masaya yatırdık. 2011 senesinde sanatçı olarak yer aldığım karma bir serginin hem katalog hem de konuşmacısıydın ( Ebru Yetişkin )
Tanışıklığımız oradan diye hatırlıyorum ( yanlış hatırlıyorsam düzelt lütfen) sergi serüveni içinde başlayan arkadaşlığımız, yeni bir sergi fikri ile devam etti. Derken bir gün projeleri hazırlayıp masaya oturduk, birbirimizi ikna çabaları sergi taslağını oluşturdu o masada üzerine konuşulan sergi kararlı ve titiz bir çalışma sonucu küratör tarafından bu günkü haline evirildi. Bu bizim aramızdaki sanatsal bir süreçti perde arkasında ise canımızı okuyan, can sıkıcı, mide bulandıran, sergi için mekan ve sponsor bulma gibi aşırı can sıkıcı durumlar…
İstanbul’da bulunan onlarca galeri ile görüşüldü, yazışmalar yapıldı her defasında projeyi iyi bulan galeriler bir süre sonra kendi sanatçıları dışında ve dışarıdan bir küratörle sergi yapmaktansa kendi sanatçısına yönelmeyi daha makul bulup, gülümseyen bir e-posta ile projenin çok olduğunu ancak diye devam eden e-posta’lar her defasında sergi fikrinden alı koysa da Ebru’nun elini masaya vurup bu sergi o-la-cak demesi ile yeniden ruh buldu ve sergi şu an halen Maslak 42’de 31 Aralığa kadar izlenebilir.


17 Kasım 2014 Pazartesi

BİLİNMEYEN KOD'TAN GORÜNTÜLER





art full iving

< Bilinmeyen Kod :
Yeni Medya Tart full ivingoplumlarına Eğreti Bir Bakış >

253
12/11/14
İstanbul pürtelaş... Çağdaş sanat fuarlarında giderek payını ve tartışma platformunu artıran dijital sanatlar, bu yıl birbirine yakın tarihlerde düzenlenen Contemporary Istanbul Çağdaş Sanat Fuarı, Amber Sanat ve Teknoloji Festivali ve Makers Fuarı ile karşımıza çıkıyor. Teknoloji, bilim ve sanatı bir araya getiren bu etkinlikler yalnızca video işlerini değil aynı zamanda ses ve ışık enstalasyonlarını, kuramsal tartışmaları, etkileşimli ve jeneratif sanat işlerini, iç mekân mapping projelerini ve robotik tasarımları kapsıyor; yeni medya sanatlarının ekran sanatları olarak algılanmasına müdahale ediyor. 
Ticari galerilerin yanı sıra tasarım ve mimarlık stüdyolarını ve hatta bu alanlarda çalışan yazılım ve teknoloji firmalarını projenin içine çekmeyi arzulayan bu etkinlikler, yeni medya kültürünün müşterekler lehine yayılmasına da aracılık ediyor.

Contemporary Istanbul Fuarı dahilinde ayrıca 42Maslak Art!Space’te 13 Kasım – 11 Aralık tarihleri arasından düzenlenen ve yeni medya kültürlerine eğreti bir bakış sunan “Bilinmeyen Kod” başlıklı bir sergi de bulunuyor. Fotoğraf ve video çalışmalarıyla dijital teknoloji toplumlarını yansıtan Mehmet Çeper ve Mehmet Ali Boran’ın çalışmaları dijital teknolojilerle birlikte yaşarken ortaya çıkan ironiyi ve gündelik paradoksal halleri yakalayabilmesi nedeniyle dikkat çekiyor.

Bugün yeni medya teknolojilerini kodların hayatımızı nasıl dönüştürdüğünü ve bizi nasıl belirlediğini bilmeden kullanmaktayız. Bu tehlikeli bir durum olabilir. Artık oyunun kurallarını tamamen kavrayamıyoruz. Kodları yazmadan ve bilmeden yaşıyoruz.

Her ne kadar teknikle ilgili birçok karar almak zorunda kalsak da, ne dijital teknolojilerdeki kodlarla tam olarak ne oynandığını, ne de onlarla birlikte tam olarak neyin dönüştüğünü kavrayabiliyoruz. Teknolojik dönüşümün ve bu teknolojik dönüşümle ilgili yönetim zihniyetinin yol açtığı sonuçların giderek bizim sorumluluğumuzdan uzaklaştığını hissediyoruz.

Birebir gündelik gerçeklikte teknolojik, siyasi, ekonomik ve toplumsal dönüşümlerin uzun vadeli sonuçlarının ne olacağını ayırt edemiyoruz. Bu, bizim için bir bilinmeyen kod. Bugün zamanımızın dilini tam olarak bilmeden yaşıyoruz. 

Bilinmeyen Kod, dijital teknolojilerin yüceleştirilmesini içselleştirerek gerçekçi bir yaklaşım öneriyor. Haneke’nin başyapıtlarından biri olan “Bilinmeyen Kod: Bazı Gezilerin Tamamlanmamış Hikayeleri” (2000) adlı filmden ilham alan sergi, gündelik hayatın içindeki mikro-zamanlara ve mikro-mekânlara sızmış çelişkili durumların nasıl deneyimlendiğine odaklanıyor. 

Kod yaratmak, toplumsal ve iletişimsel bir eylem. İşbirliği, uzlaşma ve sorun çözme süreçlerini içeriyor. Kodların nasıl çalıştığını bilmediğimiz takdirde işbirliği, uzlaşma ve sorun çözmeye dair çağdaş süreçlerin nasıl işlediğini kavrama ve bu süreçleri yaratma yöntemlerimiz de kısıtlanıyor.

Tam olarak bilmediğimiz ve ancak yaparken deneyimlediğimiz güncel yaşamın akışında, “Bilinmeyen Kod", tamamlanmamış hallere odaklanıyor. Nitekim bu tamamlanmamışlık halleri, bugün ancak birbiriyle ilişkiye geçtiğinde başkalık yaratma potansiyelini harekete geçirebiliyor. Bu yüzden bir diğeriyle nasıl etkileşime geçtiğimizi belirleyen kodlar ile kodların nasıl yazıldığını ve çalıştığını bilmek önemli.

Sergideki sanatçılar, işte bu bilinmeyen kodlar üzerine kurulu güncel yaşam fragmanlarını ancak birinin diğeriyle karşılaşarak başka bir şeyi açığa çıkardığı anlık durumlarla kesiyor. Böylelikle sergide, bilinmeyen ancak tam da sanatsal eylem koşuluyla izi sürülen siyasi, ekonomik ve toplumsal kodlarla birlikte çalışılıyor. 

Günümüz koşullarında bilgi-iktidarın nasıl yeniden üretildiğini, hatta kalmaya çalışanların ve hatta kalamayanların eylem yolları izlenerek keşfedilmeye çalışılıyor. Sanata, sanatçıya ve sanat eleştirmenine atfedilmiş güncel işlevler güncel kodlarla yeniden sorgulanıyor.  

12-13 Kasım'da, Haliç Kongre Merkezi'nde, Turkcell Teknoloji Zirvesi ile aynı anda yapılacak ilk Istanbul Mini Maker Fuarı ise “kendin yap” kültüründen beslenerek çalışma üretenleri bir araya getiriyor. Bir ilk olması nedeniyle de önemli bir etkinlik olarak not edilmeli. Dijital sanatların belki de en demokratik boyutlarından birini hayata geçiren Maker hareketi, gelişen teknoloji ile beraber, insanın yapma, üretme ve paylaşma içgüdüsünü kolayca tatmin etmesi ile ortaya çıkan ve adı her geçen gün daha da fazla duyulan bir hareket.

Dünyada yeni medya sanatıyla ilgili oluşmuş bir pazar olup olmadığına bakacak olursak, giderek hızla değişen bir trendin olduğunu kavramak zor olmaz. Güzel sanatlar çevresindeki koleksiyonerler, her ne kadar işlerin sergilenme, saklama ve arşivleme sorunlarının yanı sıra özel mülkiyetle ilgili meselelerin nasıl çözüleceğini kestirememekten dolayı, dijital sanat işlerini almakta bugüne kadar çekimser kalsalar da, güncel ekonomik modellerle işin içinden çıkmaya başladılar.
Malum, denklemin ekonomik tarafını değiştirebilirseniz, işlerin rengi de değişmeye başlar. Örneğin İskele47’nin atölyenin çıktılarını sanat ve ticaret dünyası ile buluşturan Erdem Dilbaz’ın kurucuları arasında yer aldığı Nerdworking, bunu sağlayan önemli aktörlerden biri.

Diğer bir örnek ise eserlerin satışına yönelik çevirimiçi müzayedeler ile ilgili. 2011 yılında kurulan Undeterred, Paddle8 adlı çevrimiçi bir müzayede evi, geçtiğimiz yıl ilk kez yalnızca dijital sanatlara ayrılan bir müzayede gerçekleştirdi. Bu etkinlikte 16.000 dolara satışı yapılan en yüksek fiyatlı iş, bu yılki müzayedede yaklaşık 3 katına çıkarak dijital sanatlarda yükselen ivmeyi bize bir kez daha gösterdi. Michael Staniak’ın 1982 tarihinde yaptığı IMG-885 (holografik) adlı iş, grafik arayüzlere sahip dokunmatik ekranlı araçlar, akıllı telefonlar, kişisel bilgisayarlar ve internet gibi dijital teknolojilerin estetiği ile resim sanatını birleştiren bir niteliğe sahip. “Kendimi internette gezinme eylemi ve internet estetiği ile iş üreten bir internet-sonrası sanatçısı olarak görüyorum” diyen sanatçının işi, dijital ve fiziksel arasındaki ayrımın giderek ayırt edilememesi üzerine kurulu.

Dijital efektleri, dijital olmayan unsurlarla yeniden üreterek dijital sanat estetiğini oluşturan Ayşe Gül Süter’in son dönem çalışmalarında da bu simülasyona dayalı ışık, hareket, ses ve yansıma gibi temel unsurlarla oynandığını görüyoruz. Son olarak farklı kuş sürülerini anımsatan 2 boyutlu animasyonları yerleştiren Süter için dijital sanatlar, her ortama uygulanabilirliğinden dolayı giderek daha fazla ilgi çekiyor ve genel izleyiciyle buluşuyor.
2012 yılında Ozan Türkkan ile birlikte Akbank Çağdaş Sanat Atölyesi’nde gerçekleştirdiğimiz “Yeni Medya Sanatları Nasıl Okunabilir?” başlıklı atölye çalışması ve seminerde de dijital sanat işlerinin satışı ve arşivlenmesi konusuna bir gün ayırmıştık. 

İnteraktif işlerin alınıp satılması, bireysel koleksiyonerler için hala epey zor ve meşakkatli. Bu konuyla ilgili bilgi edinilmesi gerekiyor. Kurumsal firmalar bu işlere daha çok ilgi gösteriyor. Turkcell, Vestel ve TTNET gibi kurumlar ARGE ve pazarlamaya yatırım yaparken henüz bu sanatların önemini kavrayamamış gibi duruyor. Öte yandan, 42Maslak gibi bir kurum, dijital sanatlara ilgi duyan ve bir dijital sanat koleksiyon oluşturmayı talep eden yegane aktörlerden biri olarak karşımıza çıkıyor. 

Türkkan, 2015 yılından sonra İstanbul’da dünyanın diğer ülkelerine göre yeni medya sanatıyla ilgili eserlerin daha çok alınıp satılacağını öngörüyor: “Burada sermaye kesiminin de yeni medya sanatlarına ilgili göstermesi dikkat çekici. Önceden sadece elit kesim bu işlere ilgi gösterirdi. Bugün ise bu alanda üretenler giderek artıyor. Bir de şu çok etkiliyor. Büyük dijital projelerin sahipleri de yeni medya sanatıyla ilgili işlere yönelmeye başladı.” 

Ancak sanatçılar, küratörler ve kurumlar arasında ilişkiler ve b(ağ)lar Türkiye’de hala gelişmeye çok açık. 2000’lerin başında yakalanan ivme hız kesiyor ve bireysel çabalara terk ediliyor gibi duruyor. Kurumlar ve kurumların başındaki kişiler hala çekimser sayılabilir. Klasik sponsorluk ve isminin gözükmesi peşine takılmış miyadı dolmuş bir zihniyet, bu değişimi nasıl yutacağını ve hazmedeceğini bilemiyor gibi duruyor. Oysa dijital sanatlar, paylaşıma ve etkileşime açık  bir yapıya sahip. Tek gereken teşvik, vizyon ve özgüven.

Yine de daha somut sorunlar halen merak konusu. Örneğin dijital sanat işlerinin nasıl satılabileceği ve arşivlenebileceği ile ilgili. Türkkan bu konudaki süreci şöyle açıklıyor: “Burada işin ilk önce kaç edisyon olacağına karar veriliyor. Ayrıca eserlerin sertifikalarını hazırlıyoruz. Bu sertifikaların tekil olmasına özen gösteriyoruz. Sertifikada kaç edisyon olduğu, muhafaza etme koşulları ve alıcının ismi gibi bilgiler yer alıyor. Son olarak da, sanatçının imzası bu sertifikada bulunuyor.” Koleksiyoner, cebinde bu sertifika ve minik bir USB bellek ile evine dönüyor. ABD’de ise dijital sanat eserlerini arşivleyen sivil toplum kuruluşları var. Sanatçılar eserlerini bu kuruluşlarla paylaşarak eserlerinin saklanabilmesini ve farklı formatlara aktarılabilmesini güvence altına alarak kalıcılığı sağlıyor.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, dünyada yükselen dijital sanatların Türkiye’de bir pazarlama ve tanıtım aracı olarak görülmekten çıkarak, açık fikirli ve yenilikçi büyük şirketler ile üniversitelerin faaliyetleriyle iç içe geçmesi gerekiyor. Dijital sanatların ve ilgili sanatsal, bilimsel ve teknolojik etkinlikler ile bilgi üretiminin kurumların yatırımıyla büyümesi önümüzdeki adımlardan biri. Ve bunu ancak gerçekleştirirken ve yaparken deneyimleyebiliriz.


  • Yatay, Dikey, 2014 Mehmet Çeper Yerleştirme


  • Mehmet Ali Boran, Alan Savunması, 2011 Fotoğraf Yerleştirme 80x120


  • Kapı, 2013 Mehmet Ali Boran, Video 2'57"


  • Yatay, Dikey, 2014 Mehmet Çeper Yerleştirme

BİLİNMEYEN KOD' TAN KÜPÜR












Sanat Fuarı’nda ‘Mülksüzleş’ sergisi

İSTANBUL
Güncellenme : 19.10.2014 07:15
Artist 2014 / 24. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı, 8 Kasım’da “İçimizdeki Öteki” temasıyla organize ediliyor. Fuar etkinlikleri yaklaşık bin sanatçının işlerinin sergilendiği galeriler, bağımsız grup ve inisiyatiflerle birlikte 150’ye yakın genç sanatçıya ev sahipliği yapacağı ifade edildi. Ayrıca 10 yıldır genç sanatçılara, gruplara, inisiyatiflere ve üniversitelerin güzel sanatlar fakültesi öğrencilerine yer veren ARTİST 2014, 8 No’lu salonda bağımsız genç sanatçılara yer verecek. Fuar “Mülksüzleş” isimli disiplinlerarası bir sergiye de ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü Ali Şimşek’in üstlendiği sergi; mülk, mülksüzleşme ve ütopya konularına odaklanıyor. Ayrıca sergiye paralel olarak düzenlenecek söyleşi ve panellere sanatçı, akademisyen, eleştirmen, uzman ve kurum temsilcileri konuk edilecek. Fuar kapsamında Yunanistan’ın önde gelen galerileri ilk kez Türkiye’de yer alacak. 24. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı, TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım AŞ ve Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliğiyle düzenlenen 33. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı ile eş zamanlı gerçekleştirilecek.

MÜLKSÜZLEŞ





MÜLKSÜZLEŞ!
(08 – 16 Kasım 2014)
Tüyap
Küratör: Ali Şimşek
Jean-Jacques Rousseau, ünlü çalışması Toplum Sözleşmesi’nde şöyle diyordu: İnsan özgür doğar; oysa her yerde zincire vurulmuştur.
Mülk tarih boyunca en sorunlu ve zorunlu kavramlardan olmuştur. Kimileri için en temel insan hakkı, adaletin temelidir. Kimileri için ise “mülkiyet hırsızlıktır”. Tarih boyunca birbirinden farklı düşünceler mülkiyetle hesaplaştılar. Mülk bir doğa mıydı; ya da tanrısal bir hakikat? Ütopyacılar onu ortadan kaldırmaya çalıştılar, mücadele ve acıyla. Mülksüzleştirme ilişkileri bütün hızıyla sürüyor. Kent koca bir piyasa gibi milim milim parselleniyor, sapsarı vinçlere. “Mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmek” uzakta bir ütopya gibi parlarken; Mülksüzleş! Bir kurtulma belki de. TÜYAP Artist 2014′de bu yıl disiplinlerarası bir sergiyle mülk, mülksüzleşme ve ütopyaya odaklanıyor.

SANATÇILAR:

Güneş Acur, Bora Akıncıtürk, Cüneyt Aksoy, Serkan Akyol, Yiğit Altıparmakoğulları Anti-Pop,Rafet Arslan, Ahmet Aydın Atmaca, Yusuf Aygeç, Levent Aygül, Bora Başkan, Adem Başpınar, Zeynep Beler, Murat Berköz, Deniz Beşer, Furkan “Nuka” Birgün, Erim Bikkul,Mehmet Ali Boran, Cins, Antonio Cosentino, Yağmur Çalış, Serkan Çatar, Barış Çavuş, Fulya Çetin, Neşe Çetin, Kıymet Daştan, Serkan Demir, Erkan Doğanay, Leyla Emadi, Nazım Serhat Fırat, Leyla Gediz, Murat Germen, Deniz Gökduman, Genco Gülan, Murat Gündüz, Engin Güneysu, Khaled Hafez, Serap İskender, Osman Nuri İyem, Gülüstan Karagüzel, Dila Karpat,Fazilet Kendirci, Ahmet Kiracı, Seydi Murat Koç, 42 Kolektif, Gizem Kovankaya, Mustafa Kula,Gizem Malkoç, Manbor, Taylan Mintaş, Şükran Moral, Ayhan Mutlu,  Ezgi Mutlu, Ercan Olgun,Onston, Ali İbrahim Öcal, Ayşenur Önemci, Can Özal, Mehmet Özenbaş, Emir Özer, Ferhat Özgür, Mahmut Öztürk, Beyza Paksın, Sinem Pehlivan, Çetin Pireci, Deniz Pireci, Neriman Polat, Defter Kazıyıcıları Kooperatifi-Ali Mete Sancaktaroğlu, Gazi Sansoy, Çağrı Saray, Nejat Satı, Şevket Sönmez, Füruzan Şimşek, Tantinist, Tan Taşpolatoğlu, Özge Topçu, Murat Tosyalı, Nesli Türk, Ekin Urcan, Meltem Yakın Üldes, Eşref Yıldırım-Serden Salman, Nalan Yırtmaç, Serkan Yüksel, Fani Zguro, Yücel Zorlu,

12 Haziran 2014 Perşembe

3 Mayıs 2014 Cumartesi





area defance








                                    a hero'dan görüntü



28 Kasım 2013 Perşembe

Birikim dergisi

Savaşın ve barışın, barışın ve savaşın tam ortasında konumlanmış bir dönemde yer alıyoruz.
 
-Bu serginin bütün oluşum aşamalarında bulundun sayılır, Fatih’le beraber bir tür ikinci (asistan) küratör olarak çalıştın. Öyleyse şu soruyu sorarak başlayalım. Bu sergi nasıl oluştu, hikâyesi nedir?
 
 - “Yersiz: Kader Birliği” sergisi Kızıltepe’de uzun bir süredir yapmayı tasarladığımız bir serginin Emre Zeytinoğlu küratörlüğünde somutlaşan halidir. İki yılı aşkın süredir bir hazırlık yapıyorduk, hatta buna sen de müdahil olmuştun. Ancak aksaklıklardan (mekân ve sergiye sponsor bulma gerekliliği…) ötürü sergiyi bir türlü gerçekleştiremedik.
 
Geçtiğimiz Mart ayında Emre Zeytinoğlu konuşmacı olarak yer aldığı bir etkinlik sebebiyle o sıralar Mardin’de bulunuyordu. Kızıltepe’de birlikte bir sergi yapmak istediğimden söz açınca da, bunu beraber omuzlayabileceğimize kanaat getirdik ve işe koyulduk. “Yersiz: Kader Birliği” sergisinin hikâyesi sadece bir sergi açmaktı.Tam da istediğim gibi bir hikâyeydi bu.Vaatten uzak, herhangi bir üst anlatımı olmayan bir anlayış... Kalın çerçeveli Mardin sülieti için sıradan bir akşamüstü yemeğinde alınmış bir karar, tüm hikaye işte bu. Bu durum benim sanat üretimlerimde de yatan temel etkendir. Herhangi bir değer atfetmeden üretmek ve gösteremek.
 
Sergi kurulum olarak iki ayrı şartel üzerine kuruluyor. İlk şartelde AVM’nin sergi salonu olarak dizayn ettiği yüksek tavanları bulunan mekânda; Şerif Kino’nun sanat yaşamı boyunca bir türlü son noktayı koyamadığı keman çalan figürleri (bu figürler bölgedeki birçok ressamın ilham kaynağı olmuş ve sorunsallarının başında yer almıştır. Batı toplumları ile özdeşleşen türlü türlü enstrümantallerle poz veren tuvallerdeki figürlerin esrikliği nedendir bilinmez ama umarım bu esrikliği coğrafik bir nedene bağlamıyorlardır.) yeralıyor. Kino’nun resimlerinin sağ ve sol tarafına konumlanan sergideki diğer sanatçıların bu zamana değin yapmış oldukları tüm işlerini sergi salonuna getirip sergilemek istemeleri ise ince bir ayrıntı olarak gözden kaçmıyordu. Resim galerisi olarak dizayn edilen bu alanın karşısında bulunan alanda ise bir kapıdan içeriye giriliyor, ince bir koridordan sonra AVM’de mimari bir hata olarak geniş ve uzun bir alana geçiliyor. İkinci şartel olan bu boş alanı da biz kendimize göre kullanarak güncel sanat sergisini burada konumlandırdık.
 
- “Yersiz: Kader Birliği” 2007 yılında yapılan “Sen N Sanıyorsun” sergisinden sonra Kızıltepe’de yapılan ikinci sergi. O sergi sıfır imkânla metruk bir hamamda yapılmıştı, pek duyulur bir sergi olmamasına rağmen bazı eleştirmenlerce derdini iyi anlatan bir sergi olarak kabul edilmişti. Bu serginin derdini dillendirme ve daha fazla insana ulaşma açısından durumu nedir? Bu açıdan gözlemin nedir?
 
- Sanatsal rüştünü ıspatlamış olan Kızıltepe’de -ki 2009 yılından bu yana Kızıltepe dışında merkezde (İstanbul) ben, Fatih Tan ve Mehmet Çeper’in  İstanbul’da yer aldığımız sergiler üzerinden bir çok galeri, sanatçı, eleştirmen ve küratörün Kızıltepe’yi bizim üretimlerimiz üzerinden tanınmasıyla gerçekleşti- 2007 yılında “Sen N Sanıyorsun” sergisinden sonra 2009 yılının Haziran ayında Kızıltepe ve Hataylı sanatçılara özel, “Depo”da bir sergi açıldı. Bu sergi bağlam olarak yer kavramları üzerinden sanataşırı durumlara işaret ediyordu.
 
“Yersiz: Kader Birliği” ise bulunduğu mekânı (Kızıltepe) gösterme gayesinden biraz daha sıyrılarak sergide yer alan sanatçılar, gösterilecek işler ve küratöryel çalışma bağlamında; sergi öncesi sosyal medya üzerinden konuşulması ve tartışılması ile bu tartışmaların sanatçı, küratör, sergi bağlamında konuşuluyor olması “Yersiz: Kader Birliği”nin bir mekân algısından uzakta tutulmasını sağlıyordu. Yoğunluk alanı serginin kendisine idi. Bu durumdan hoşnut kaldık. Çünkü merkez dışındaki sanatsal faaliyetlere bir vitrin edasında bakılmaktadır, hele hele söz konusu medeniyetler beşiği diye tabir edilen Mardin olunca. Sergi üzerine sergi öncesi ortaya çıkan bu durum amacına yönelmiş bir vaziyetin habercisiydi. De facto bir durum olarak tanıtım ve serginin görünür kılınması için gerek yerel gerekse ulusal basın haberdar edildi. Ulusal bir tv kanalının kültür-sanat programında sergi açılışında sanatçılarla yapılan ropörtajlar yayınlandı. Yine sergi öncesi bir çok ulusal dergide serginin haberleri yer aldı. Bu da serginin sayıca fazla insana ulaştığının göstergesi oluyordu tabii.
 

- Siyasi angajmanda ağızda sakız bir deyim, “kader birliği” ifadesi, son dönemde Türkiye siyaset arenasında da oldukça sık dillendiriliyor. Geleceği  işaret eden bir söylem, bağlılığı, birliği, dayanışmayı hissettirse de içeriği çok belirsiz bir söylem gibi duruyor. Hatta manipülatif bile denebilir. Sen ne diyorsun bu söyleme? “Yersiz: Kader Birliği”
nin senin baktığın yer’den ve sergi
bağlamında oturduğu yer nedir?


- Evet öyle. “Yersiz: Kader Birliği” sergisinde de bu kavramın kimler arasında olduğu ya da oluşturulabileceği üzerinde duruldu.  
 
- Mardin son dönemde çok kültürlülük/medeniyetler buluşması ajandasının merkezi olmuş durumda, bu kentte yapılan kültürel yatırımlara genellikle bu açıdan yaklaşmak gibi bir eğilim gözlenmekte. Hem resmi girişimler hem de çok az olsa da özel girişim genellikle bu kanalı takip ediyor. Anladığım kadarıyla bu iki yönden işletilen bir düşünce ve politikayı takip ediyor. Bu politika ilk elden turistik açıdan işe yararken ikincil olarak da aşırı politikleşmiş, çatışmalı bir coğrafyadan dünyaya farklı bir resim verilmek isteniyor gibi bir kaygı var. Oysa ki tarihe dönüp baktığımızda Mardin’de meydana gelmiş bir çok dini ve kültürel kıyım var?  Bütün bunlar ışığında Mardin’in kültürel politikalar açısından yerini nerede görüyorsun?
 
- 2023 yılında Mardin’in camlı bir çerçeve içerisinde Mardinlilere emanet edileceğini birileri açıkladı. Tek tip kapılar, aynı renk duvarlar, tek renk pencereler, aynı ebattaki reklam panolar vs., yani renksiz ve aşırı yoğun bir mimari… Kültürel politikaların asıl adapte noktası 2023; bu tarihten sonra Mardin sokaklarında yürüdüğümüzde iki yüzyıl geriye gidecek ve kendimizi 1800’lü yılların başında hissedecekmişiz. Bu ne kadar iyi bir durum bilmiyorum. Kültürel bir hammadde alanına  dönüştürülen Mardin’de, otuz yılı aşkın bir süredir  yaşanan aşırı politikleşmiş durum gündelik hayatın içine işlemiş ve coğrafyanın hemen hemen birçok şehri siyasi-politik bir kader birliğine kanalize edilmiş vaziyette. Mardin üzerinden hedef şaşırtarak bölgenin politik ve siyasi durumunun gözardı edilemeyeceğini düşünüyorum. İçerdeki çelişkiler tam da senin değindiğin gibi oluşmuş politik ve siyasi kültürle ilişkili. Arka planda kalan ise diğerleri yer almaktadır.
 
- Mardin’nin nevi şahsına munhasır bir bienali var. Bu bienalin kentle veya coğrafya ile ilişkisini birkaç noktadan merak ediyorum doğrusu. Öncelikle İstanbul Bienal’i her seferinde büyük siyasal sanatsal tartışmalara yol açıyorken ve Bienalin oluşma sürecinde yerelden birçok dinamik sürece öyle veya böyle dahil olabiliyorken, Mardin için bu durum söz konusu mu? Yani bienal öncesi Mardin’den ne düzeyde bir etki devşiriliyor? Ya da devşiriyor mu? İkinci olarak Bienali olan bir kentin güncel sanata yatırımı ne düzeyde kalıyor, yani 6 yılda iki tane sergi oldu bu kentte ama iki yılda bir bienal oluyor? Sanatsal üretim ve etkinlikler açısından çelişkili değil mi bu durum sence?  
 
- Mardin bienallerinin birincisi Döne Otyam ikincisi ise Paolo Colombo küratörlüğünde gerçekleşti. Birincisinde kavramsal çerçeve büyülü güçleri ortaya çıkarmaya yarayan “abrakadabra” gibi kalıplaşmış bir cümleden hareketle sokak aralarında üstü kapalı geçitlere verilen  “abbara” kelimesi ile özdeşlik kurularak “abbarakadabra” ismiyle gerçekleşti. İkincisi ise bir kişiye, zamana, olaya, olguya, duruma vs. ama özellikle de Mardin’e iki defa bakmak gerektiğini irdeleyen ancak o zaman gösterilmek isteneni görebileceğimiz ikinci bienal “duble bakış” adında ortaya kondu.
 
Bu iki bienalin isminden de anlaşacağı üzere bölgenin asıl çıkmazlarından, çelişkilerinden var olan siyasi ve politik (ki bu en önemlisi) durumlarından uzakta konumlandığını görebiliriz. Dillendirilen ve gösterilen; karaya vurmuş birkaç göstermelik kavram…Yalnızca bienal değil, burada yapılan ve çok yüksek bütçeleri bulunan kültürel aktivitelerin tamamı bu kavramlar (çok kültürlülük, medeniyetler buluşması, din kardeşliği) üzerinden hareket eder ve işaret ettiği nokta da farklı kapılara çıkmaz, yine o kavramların kendisine dönmektedir. Hal böyleyken bienal öncesi, bienal zamanı ve sonrası üzerine konuşulacak veya müdahil olunacak bir durum olmuyor ortada. Her iki bienalin açılış törenleri görkemli mekânlarda halay eşliğinde gerçekleşirken, törenin tamamında da yalnızca basın, bienalde yer alan sanatçılar ve serginin kurulumunda görevlendirilen iki elin parmaklarını geçebilen halk eşliğinde açılış gerçekleşir ve sonra da bienal biter. Bieanal biter diyorum çünkü açılış sonrasına bırakılmış bienal kapsamında bir etkinlik yoktur ve bienal mekânları olarak seçilen mekânların aşırı yoğun mimarisi içine yerleştirilmiş işleri görmek için kimi zaman bir damdan atlamanız, kimi zaman da evlerin altında bulunan mahzenlerden geçmeniz gerekiyor. Çok aşırı girintisi ve çıkıntısı bulunan bu mekânlarda işlere bakma ihtiyacı duymazsınız. Mardin ovasını ve mekânların yapısını izlemeye doyamazsınız çünkü. İşler o arada kaybolup gidiyor. Eğer açılış akşamı tüm bu zorluklara rağmen sergiyi gezebildiyseniz şanslısınızdır aksi takdirde ertesi hafta ya mekânı bulamazsınız ya da mekânı bulduğunuzda da mekân kapalı olur. Bienalin sanırım onursal başkanı olmaya aday gibi görünen “Döne Otyam” Mardin bienalinden önce bir gazetede verdiği demeçte kullandığı “sanatı Mardin’e ithal etmek” gibi tanımlamalarını hatırlatmakta fayda görüyorum. Bu durumda ben de sorduğun soruyu sana yöneltiyorum Mahmut: Böylesi ulvi emelleri olan ve bu şekilde işleyen bienalin güncel sanat yatırımı ne olabilir?
 
- Uzun zamandır güncel sanatla uğraşıyorsun ve genellikle de video işlerle meşgulsun.  Videolarında çoğunlukla tahakküm ilişkilerini, iktidarın içerilmiş hallerini, göze çarpmayan toplumsal eşitsizlikleri ve siyasi çelişkileri ince bir mizahi dille göstermeye çalışıyorsun.  Klişe imgeler ve güncel siyasi söylemin içine girmektense, birkaç tabaka daha altta yatan durumlara takılmak gibi bir yaklaşımla var ediyorsun çalışmalarını. İmge ile temasın biraz daha gerilimli görünüyor. Bu gerilim, öne sürdüğün düşüncenin, fikrin, hissin veya tek başına çıplak görüntünün ucu açıklığından kaynaklanıyor gibi. Hep süreç/oluş halinde olan bir temas söz konusu, noktayı koymuyor, meselenin biraz daha ötesine geçmemize zorluyor. Dolayısıyla izleyiciyi de gerilime zorluyor. Yüzeyde sunduğun çağrı, izleyiciye atılmış bir olta gibi.
 
- Videoları üretimlerimdeki baskın medyum olarak kullandığım doğrudur. Var olan olayın, anın veya durumun kendisi (yüzeydeki) o olayı ve ânı bir sanatsal kurgudan uzak tutuyor. Bu da sanatçının kendi anlatımından uzaklaşmasına ve üreticiye ait temel üretim kanallarının tıkanmasına neden oluyor. Bunun yerine senin tabirinle birkaç tabaka altta bulunan olayların altında yatan herhangi bir temel etkinin veya ânın üzerinden bir kesit alıyorum. Bu kesit veya görüntünün bir dönem kalabalıklar üzerinden  ortaya koyduğum üretimlerimde muktedirlerin dayattığı -tam da onların istediği gibi düzgün, dürüst, bağlı, söz dinleyen- prototipleri gösteriyordum. Kişi veya kişiler adına teslimiyetçi diye algılanabilecek bu vaziyetler pasif direnme şekilleri olarak çalışmalarımda ruh buluyordu.
 
“Hazrol Durumları” adındaki videoda toplum üzerinde oluşturulmuş korkuyu; harekete geçirdiğim kalabalığın tepkilerini bir sinyal üzerinden şekillendirdim. Bu videonun serisi olan “Aç Bacaklarını” adındaki işimde kalabalığı teslim aldım. “Toparlamak” adındaki üçlemenin son serisi olan görselde kalabalığı uygun adımda yürüttüm. “Slient Secream” adındaki videoda yine kalabalıklara çığlık attırdım. “Devre Arası” adındaki işimde bu kalabalıkları köşeye sıkıştırdım. “Refresh Memori” ile şehri bağladım. “Sarmaş Dolaş”ta bayrak direğinin tepesine çıkardığım bir gence, direğe sarılarak sevgisini ve bağlılığını göstermesini sağladım. Bu üretimlerin tamamında bu ve benzeri eylemler sergileniyor. Kişi veya kişilerin iktidar ve otorite gibi dayatmacı ve baskıcı yöntem algılarını kabullenmesi ve bir yerde içselleştirmişler gibi duruyor olmaları… İşte bu kabullenme üzerinden izleyiciye sunduğum ironilerin izleyicideki tahayyül etme biçimi pasif direnişler olarak ruh buluyor.
 
- Sergideki videonda rıza ile var edilmiş, içselleştirilmiş ama aslında yabancılaşmayı (kendileri için değil) bize gösteren, kimsenin çıkarına olmayan ancak efendilerin çıkarına olabilecek kör dövüşü bir mevzilenme hali var. Ne diyorsun halklar savaştan yoruldu mu? 

-
Evet. Bu yorgunluk miadını çoktan doldurdu. Süregelen bir savaş var: Bitmek tükenmek bilmeyen,  sürekli devam eden, duran, tekrar başlayan, stratejiler değiştiren, yine başlayan, yine biten ve tekrar devam eden bir video… İki dağ, kuru bir toprak ve bu kuru toprak üzerine konumlanmış bir mevzi… “Area Defance” adındaki çalışmam iki ayrı işten oluşuyor. İlki fotoğraf diğeri de video olarak çekildi. Fotoğrafta mevzinin içinde kırmızı şortuyla artistike bir hareketle havlusunun üzerinde sırtüstü uzanmış güneşlenmekte olan bir kişinin içerisinde bulunduğu alanı görüntüsü ile bozuma uğrattığı halidir. İçinden çıkılması kolay olan ama içerisinde bulundukları alanın, yarattığı kafa karışıklığından kaynaklı bu durumu sonlandıramayan tarafların meselesi….
 
Savaşın ve barışın, barışın ve savaşın tam ortasında konumlanmış bir dönemde yer alıyoruz. Durumun barışa evrilme fikri aşırı umutlandırıcı. Yüzümde aylardır bir tebessüm var. Ve bu umudu yitirmek istemiyorum. O mevzinin ortadan kalkması gerekiyor. Çünkü o mevzi tarafları kışkırtıyor  ve kafalarının bulanmasına sebep oluyor.
 
- Güncel sanat  doksanlı yılların ikinci yarısından beri Kürt sanatçılarının uğraş alanlarından biri ve uzun süre özellikle Diyarbakır’da yaşayan birkaç sanatçı üzerinden bilinir oldu. Gözlemlediğim kadarıyla Mardin’de Diyarbakır’dan daha farklı bir güncel sanat etkileşimi var. Diyarbakır’da Çukurova Güzel Sanatlar’dan gelme yakın bir etkileşim biçimi söz konusu iken, burada sanatçıların daha tekil ve daha özerk bir duruşları var gibi? Ne düşünüyorsun?
 
- Akademi eğitimi aldığım yıllarda içine girdiğim sanatsal arayışlar, yaptığım okumalar neticesinde İstanbul’da güncel sanatla tanıştım. Üretimlerimi Kızıltepe’ye döndükten sonra gerçekleştirmeye başladım. Burada bir güncel sanat yapılanmasının olduğunu “Sen N Sanıyorsun” sergisi aracılığıyla biliyordum. Sergiyi düzenleyen sanatçılarla sonradan tanıştık (Fatih-Çeper). Onlar da ayrı zamanalarda -Çeper Kızıltepede, Fatih Hatay’da- güncel sanat üzerinde çalışmaya başlamışlar. Yani birbirimizden bağımsız, bireysel olarak yönelimlerimiz olmuş. Oluşturulmamış, herkesin kendi tarafından ortaya koyduğu bir çaba söz konusu oldu. Halen de bu şekilde devam etmekte.
 
- Klasik olacak ama Mardin’de sanat yapıp Türkiye’de veya ulus aşırı etkinliklerde görünür olma şansı nedir? İşlerinizin dünyadan veya İstanbul’dan takip edilme şansı nedir?
 
-Takip edilmezsem üretemem. Bağımsız çalışan bir sanatçı olarak, sanat üretimlerimin bağlamı dışında yükümlülüklerim bulunuyor. Birincil olarak reklam unsuru ortaya çıkıyor. Eser, sanatçı, küratör, galeri, kolleksiyoner ve izleyici denklemlerinin kendi aralarında oluşturdukları nihai bir sanat pazarı alanı söz konusu. Bu kavramların öznesi durumunda bulunan sanatçının reklam unsuru üzerinden kendini teşhir etmesi, üretimleri aracılığı ile sanat pazarı alanını zorlaması ve bu alanda  kendine yer açması gerekiyor. 2009 yılının Mayıs ayında yer aldığığm “outlet” galeri (şimdiki pilot) “Telaşa Mahal Yok” adındaki sergi benim bu pazara müdahil olduğum ilk sergidir. Bu sergi ile başlayan sanat serüvenim yurt içinde ve yurt dışında devam eden sergiler aracılığı ile de devam etmekte.
 
- Son olarak, Gezi olaylarında ve sonrasında güncel sanat ortamından tanıdığımız birçok sanatçının aktif roller üstlendiğini gördük. Sokakta da çok ciddi muhalif bir farkındalık yaratma rolu oynadılar? Sanatçıların sokağa çıkması ve orada siyaset yapma biçimini sen nasıl değerlendiriyorsun?  
 
- Gezi’nin bence bir direnme ve başkaldırı olarak nitelendirilmesi gerekli. Orada çok farklı bir ruh vardı, Gezi ruhu için yaptığım bu yakıştırmalar konvansiyonel bir durum olarak veya yorum olarak da görülebilir. Yalnız güncel sanatçılar değil, toplumun birçok kesiminden bireylerin seslerini  yükselttiklerini gördük. Bu tür eylemlerde görmeye alışık olmadığımız örgütsüz bireyler, fanatik gruplar internet gençliği deyip es geçilen birçok dinamiğin Gezi Parkı’nda bir şeyler yapmaya veya söyleme geldiğini gördük. Kahramanı olmayan bu alanda sergilenen eylemler 90’lı yılların ikinci yarısından itibaren galerilerde, bağımsız sergi mekânlarında ve kamusal alanlarda türlü medyumlarla ve performanslar aracılığıyla güncel sanatçılar tarafından ortaya konan üretimler ve sergilerin bu defa alanlara taşındığına şahit olduk. Gücü elinde bulunduranlara karşı pasif direnme şekilleriyle (verilen komutlara uymak gibi sevdirilmek istenen nesneyi sevmek- hazırolda durmak -teslim olmak gibi) militarist ritüelleri kabullenmiş gibi durarak güç olanın kavramsal alt yapısını rencide etmek ve bunun üzerinden “güç” olanı bozuma uğratma yoluna gitmek eylemcilerin ve alanın hâkim algısı durumundaydı. 2011 yılında Depo’da gerçekleşen “Ateşin Düştüğü Yer” sergisinden birkaç işi hatırlarsak, bir sanatçı “Kahrolsun İnsan Hakları” diye uzun ince bir afiş üzerine slogan atıyordu. Yine Mehmet Çeper’in aynı sergide “Her Sivil Bir Askerdir!” çalışması   Gezi Parkı alanında farklı farklı sloganlar ve eylemler olarak meydana taşınmış gibiydi. Bu anlamda güncel sanatçıların ve üretimlerinin Gezi Parkı’nda yaşama paralel bir noktada, yaşamın içerisinde sergilenmiş olmasını sanatsal üretimler noktasında gerekli ve önemli buluyorum. Alandaki “Kırmızlı Kadın”, Kahrolsun bazı şeyler” sloganı pembeye boyanan iş makineleri polisin karşısında oturup kitap okumak gibi eylemlikler, heyecan vericiydi.
 
- Söyleşi için çok teşekkürler.
 
- Ben teşekkür ederim.

A hero


28 Ekim 2013 Pazartesi

MÜDAHALE VAR MI ?


MÜDAHALE VAR MI?
2-10 Kasım


Küratör: Ali Şimşek


Yepyeni kavramlar girdi hazirandan bu yana hayatımıza. Griye inat gökkuşağı renginde merdivenler boyadık umuda ve direnişe... Direniş öncelikle neşeydi acıya inat; bazen durmak, bazen “bağzı” şeylere karşı olmaktır, Bazen de gaz bulutları arasında sıyrılıveren bir duvar yazısı, maskenin gizleyemediği bir gülümseme ya da kaldırım taşları altındaki kumsaldır. Dayanışmadır her şeyden önce caddelerden parklara uzanan kamusal alanları geri alma mücadelesidir. Direniş artık hayatın her yerinde. Kahkahadır direniş bazen, ciddiyeti geri püskürtürken hayatı sanata, sanatı hayata bağlayan görünmez ama sadece yaşanılır bağ. 2-10 Kasım arasında düzenlenecek TÜYAP ARTİST SANAT FUARI bu yıl her disiplinden sanatçının katılımıyla direnişi yorumluyor. Sergiye sanat, politika, kamusallık ve direniş kavramlarının tartışılacağı panel ve forumlar eşlik ediyor.




SANATÇILAR
Yavuz Tanyeli
Bedia Dipşo
Barış Mengütay
Nova Kozmikova
Cins
Denizhan Özer
Bilal Hakan Karakaya
Komet
Ekin Urcan
Genco Gülan
Memo
Rafet Arslan
Yeşim Şahin
Neriman Polat
Barış Mengütay
Erim Bikkul
Defter Kazıyıcılar Kooperatifi
Neriman Polat
Neşe Çetin
Erim Bayrı
Adil Salih
Orhan İlyas
Gizem Malkoçoğlu
Murat Ilgın
İrem Kurt
Şükran Moral
Deniz Pireci
Hülya Küpçüoğlu
Nazım Serhat Fırat
Serkan Çatar
Çetin Pireci
Firuzan Şimşek
Erkman Senan
Gazi Şansoy
Özgür Demirci
Gülercan Hacıoğlu
Zeliha Demirel
Murat Germen
Fulya Çalışkan
Bülent Demirağ
Memed Ali Boran
Fatih Tan
Hakan Gürsoytrak
Harun Töle
Melis Boyacı
Ahmet Aydın Atmaca
Müfit İşler
Turgut Yüksel
Selahattin Yıldırım
Beyza Boynudelik
Derya Yılmaz
Doğan Akbulut
Faruk Yiğen
Deniz Gökduman
Ercan Olgun
Deniz Bayav
Eda Çığırlı
Leyla Emadi
Gizem Enuysal